30 Mayıs 2017, Salı
Önemli Haber

Gerçekle Kalmak

Neden çabasızca bilemeyesin? Neden herhangi bir sorun olsun? Sen varsın, var olduğunu biliyorsun… O zaman neden kim olduğunu bilemiyorsun? Nereyi ıskalıyorsun? Bilinçlisin. Bilinçli olduğunun bilincindesin. Orada bir yaşam var; canlısın. Neden kim olduğunun farkında değilsin? Engel olan ne? Seni bu temel kendini bilişten alıkoyan ne? Engeli anlayabilirsen, engel büyük bir kolaylıkla çözülebilir. Demek ki asıl sorun insanın kendini nasıl bileceği değil. Asıl sorun nasıl olup da kendini bilemediğin; böylesine açık bir gerçekliği, sana bunca yakın böylesine temel bir gerçeği nasıl ıskaladığın, nasıl görmemeye devam ettiğin. Bir araç yaratmış olmalısın; aksi halde insanın kendinden kaçması güçtür. Duvarlar yaratmış olmalısın; bir anlamda kendini kandırıyorsun. O zaman insanın kendinden kaçmak, kendini bilememek için kullandığı hile nedir? O hileyi anlamıyorsan, ne yaparsan yap hiçbir faydası olmaz… Çünkü hile kalır ve sen insanın kendini nasıl bileceğini, gerçeği nasıl bileceğini, gerçekliği nasıl bileceğini sormaya devam edersin ve sonuç olarak engellerin kalmasına yardım etmiş olursun. Engel yaratmaya devam edersin; bu yüzden, ne yaparsan yap hiçbir faydası olmaz. Aslında, insanın kendini bilmesi için olumlu hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Yalnızca olumsuz bir şeye ihtiyaç vardır.

Bir açıdan, kendi inşa ettiğin engeli yıkman yeterlidir. O engel orada olmadığı an bileceksin. Biliş, ortada engel olmadığı zaman gerçekleşir; bunun için olumlu bir çabada bulunamazsın. Onu nasıl ıskaladığının farkına varman yeterlidir. Bu yüzden, onu nasıl ıskaladığın konusunda birkaç şeyin anlaşılması gerekmektedir. Bir: Sen düşlerinde yaşıyorsun ve sonra düşler engel haline geliyor. Gerçeklik bir düş değildir. Oradadır, her yerde seni çevrelemektedir. İçeride ve dışarıda vardır, onu ıskalayamazsın; ama sen düş görüyorsun. O zaman gerçeklik olmayan farklı bir boyutta hareket ediyorsun. O zaman bir düş dünyasında yaşayıp duruyorsun. O zaman düşler çevrendeki bulutlar gibi olur. Sen engel yaratırsın. Zihin düş kurmayı bırakmazsa, gerçek bilinemez. Düşlerin içinden gördüğün gerçeklik çarpıtılmıştır. Gözlerin, kulakların, ellerin düşlerle doludur. Bu yüzden, neye dokunursan dokun düşler aracılığı ile dokunursun. Ne görürsen gör düşler aracılığı ile görürsün. Ne işitirsen işit düşler aracılığı ile işitirsin. Sen her şeyi çarpıtırsın. Sana her ne ulaşıyorsa, düşler aracılığı ile ulaşıyor. Onlar her şeyi değiştiriyor, her şeyi renklendiriyor. Düşleyen zihin yüzünden sen dışarıdaki gerçekliği ve içerideki gerçekliği ıskalıyorsun. Nasıl gerçekliğe çıkılacağı konusunda yollar ve yöntemler bulabilirsin, ama sen bunu da düşleyen zihin aracılığı ile yaparsın. Bu yüzden dindar düşler görebilirsin…

Gerçeklik hakkında, gerçek hakkında, Tanrı hakkında, İsa ve Buda hakkında düşler görebilirsin, ama bu da düş olur. Düş kurmaya bir son verilmelidir ve gerçekliği bilmek için düşler kullanılamaz. ‘Düş kurmak’ derken neyi kastediyorum? şu anda istiyorsun ama orada bir düş var ve o düş söylenenleri sürekli yorumluyor. Sen beni işitmiyorsun, sen kendini işitiyorsun; çünkü işitirken bir yandan yorumluyorsun… Öyle değil mi? Söylenenler hakkında düşünüyorsun. Düşünmeye ne gerek var? Yalnızca dinle, düşünme; çünkü düşünürsen işitemezsin ve düşünmeyi ve işitmeyi sürdürürsen, o zaman her ne işitiyorsan kendi gürültün olur. O zaman işittiğin, söylenenler olmaz. Düşünmeyi bırak; bırak işitilenler düşüncelerden kurtulsun. O zaman söylenenler işitilebilir. Bir çiçeğe bakarken düş kurmayı bırak. Gözlerin geçmiş ve gelecek hakkında, çiçekler hakkında bildiğin düşüncelerle dolmasın. “Bu çiçek güzel.” bile deme; çünkü o zaman gerçekliği ıskalıyor olursun. Bu sözcükler bir engel oluşturur. “Bu çiçek güzel.” dersin ve sözcükler işe karışır; gerçeklik sözcükler aracılığıyla yorumlanmış olur. Sözcüklerin çevreni almasına izin verme. Doğrudan bak, doğrudan işit, doğrudan dokun. Birine dokunduğun zaman, yalnızca dokun; teninin güzel, pürüzsüz olduğunu söyleme. O zaman ıskalarsın, düşe dalmış olursun. Teni her nasılsa, o anda, orada, ona dokun ve bırak ten sana görünsün. Güzel bir yüze bakıyorsun. Ona bak ve bırak yüzün kendisi olarak kalsın. Onu yorumlama, hiçbir şey söyleme. Geçmiş zihnini işe karıştırma. İlk şey: Düşleri, senin geçmiş zihnin yaratır. Çevrende sürekli hareket eden, senin geçmiş zihnindir. Geçmişin işe karışmasına izin verme, geleceğin işe karışmasına izin verme. Güzel bir yüz, güzel bir beden gördüğün an, hemen arzu yükselir. Sahip olmak istersin. Güzel bir çiçek görürsün ve onu koparmak istersin. O zaman hareket etmişsindir. Çiçek oradadır, ama sen arzuya, geleceğe dalmışsındır.

Artık sen orada değilsin. Ya artık olmayan geçmiştesin ya da henüz gelmemiş gelecektesin ve şu anda orada olanı ıskalıyorsun. Bu yüzden, hatırlanacak ilk şey: Seninle gerçeklik arasına sözcüklerin girmesine izin vermemelisin. Daha az sözcük, daha az engel demektir; sözcük olmazsa engel de olmaz. O zaman gerçeklikle doğrudan karşı karşıya kalırsın; o anda yüz yüze kalırsın. Sözcükler her şeyi yok eder; çünkü anlamı değiştirirler. Birinin biyografisini okuyordum. Kadın, yatağından çıktığından sonraki bir günü anlatıyordu. şöyle yazmış: “Bir gün, sabah, gözlerimi açtım.” Hemen sonra şöyle diyor. “Ama gözlerimi açtığımı söylemem iyi değil. Ben hiçbir şey yapmadım. Ben hiç çaba göstermedim; aslında bir eylem değildi.” Sonra şöyle yazıyor: “Gözler kendilerini açtılar.” Ama sonra bunun da saçma olduğunu hissediyor, çünkü gözler ona ait, bu yüzden nasıl kendi kendilerini açabilirler? O zaman ne yapmalı? Dil asla ne olduğunu söylemez. “Gözlerimi açtım.” dersen, bu bir yalandır. “Gözler kendilerini açtılar.” dersen, bu da bir yalandır; çünkü gözler yalnızca birer parçadır. Kendi kendilerini açamazlar. Tüm organizma işin içindedir. Ve ne dersek diyelim hep böyledir. Hindistan’daki yerli toplumlara gidersen (orada pek çok yerli kabile vardır) onların farklı dil yapıları vardır.

Dil yapıları daha temel, daha gerçektir; ama fazla şiir yaratamazlar. Dil yapıları düş görmeye yardımcı olmaz. Yağmur yağıyorsa biz, “Yağmur yağıyor.” deriz. Onlar sorarlar: “Yağmur yağıyor demekle neyi kastediyorsun?” Onların yağmur için tek bir sözcüğü vardır. “Yağmur yağıyor.” demekle neyi kastediyorsun? Kim yağıyor? Onlar yalnızca “Yağmur” derler. Yağmur gerçekliktir; ama biz bir şeyler ekler dururuz… Ve ne kadar sözcük eklenirse, biz o kadar kayboluruz, uzaklaşırız, gerçeklikten uzağa fırlatılırız. Buda şöyle derdi: “Bir adam yürüyor, dediğin zaman ne kastediyorsun? Adam nerede? Yalnızca yürümek var. ‘Adam’ derken neyi kastediyorsun?” Biz, “Bir adam yürüyor.” dediğimiz zaman, bir adam ve yürüyen bir şey varmış gibi görünür… Birbirine eklenen iki şey. Buda, “Yürümek var.” der. “Irmak akıyor.” dediğin zaman neyi kastediyorsun? Yalnızca akış var ve o akış ırmak. Yürüyen adam, gören adam, ayakta duran, oturan adam. Bütün bunları elersen… Yürümek, oturmak, ayakta durmak, düşünmek, düş görmek… Geriye bir adam kalacak mı? Geriye adam kalmayacak.

Ama dil farklı bir dünya yaratıyor ve durmaksızın sözcüklerin içinde hareket ederken uzaklaşıp duruyoruz. Bu yüzden hatırlanacak ilk şey, nasıl boşuna sözcüklere izin verilmeyeceği. Gerek olduğunda onları kullanabilirsin, ama gerek olmadığında boş kal, sözsüz kal, [i]mouna,[/i] sessiz kal. Durmaksızın bir şeyleri söze dökmenin gereği yoktur. İkinci olarak: Yansıtma! Söze dökme, yansıtma. Orada olana bak. Bir şeyler ekleyip öyle bakma. Bir yüz görüyorsun. “Güzel” dediğin zaman ona bir şey eklemiş olursun ya da “Çirkin” dediğin zaman yine ona bir şey eklemiş olursun. Yüz yüzdür. Güzellik ve çirkinlik senin yorumlarındır. Onlar aslında yoktur; çünkü aynı yüz birine güzel, diğerine çirkin gelebilir ve bir başkası için ikisi de olmayabilir. O kayıtsız kalabilir; ona bakmayabilir bile… Aynı yüze. Yüz yalnızca yüzdür. Ona bir şeyler ekleme; yansıtma. Senin yansıttıkların kendi düşlerindir ve yansıtırsan ıskalarsın. Bu her gün olmaktadır. Bir yüzün güzel olduğunu görürsün ve bir arzu yaratırsın. Arzu o yüz ya da o beden için değildir; senin kendi yorumun, kendi yansıttığın içindir. Oradaki kişi, gerçek kişi bir ekran olarak kullanılır ve sen kendini yansıtmış olursun. Hayal kırıklığı kaçınılmazdır; çünkü gerçek yüz senin yansıtmanın gerçek dışılığını takınmaya zorlanamaz. Eninde sonunda yansıtılan düşecek, gerçek yüz ortaya çıkacaktır. İşte o zaman sen kendini aldatılmış hissedeceksin. “Bu yüze ne oldu? Bu yüz çok güzeldi. şimdiyse her şey çirkinleşti.” diyeceksin. Yine yorumluyorsun.

Kişi neyse o olarak kalır; ama senin yorumların ve yansıttıkların sürer ve sen asla enerjinin kendini ortaya koymasına izin vermezsin. Onu baskılar durursun. Onu hem içten, hem dıştan baskılıyorsun. Asla gerçekliğin kendini göstermesine izin vermi- yorsun. [color=FFFFFF]‘[/color] Aklıma bir hikaye geldi. Bir gün bir komşusu Nasrettin Hoca’ya, atını birkaç saatliğine alıp alamayacağını sormuş. Hoca demiş ki: “Atımı memnuniyetle sana verirdim; ama karım atı alıp gitti ve bütün gün gelmeyecek.” Tam o anda ahırda atın kişnediği duyulmuş ve adam Nasrettin Hoca’ya bakmış. Nasrettin şöyle demiş: “Tamam, kime inanıyorsun … bana mı, ata mı? Atın yalancılığı meşhurdur. Sen kime inanıyorsun?” [color=FFFFFF]'[/color] Yansıttıklarımız yüzünden çevremizde gerçek olmayan bir dünya yaratıyoruz. Gerçeklik kendini gösterse ve at ahırdan kişnese de, soruyoruz “Kime inanıyorsun?” Biz hep kendimize inanıyoruz, kendini gösterip duran gerçekliğe değil. O her an kendini gösteriyor; ama biz yanılsamalarımızı dayatıp duruyoruz. İşte bu yüzden her insan sonunda hayal kırıklığına uğruyor. Bunun sebebi gerçeklik değil. Her erkek ve kadın sonunda hayal kırıklığına uğruyor, sanki yaşam tamamen boşa harcanmış gibi hissediyor. Ama şu anda hiçbir şey yapamazsın, geriye dönemezsin. Zaman artık senin değil. Zaman uçup gitti, ölüm yaklaştı, sen hayal kırıklığı içindesin ve artık fırsat kaybedildi. Neden herkes hayal kırıklığı hissediyor? Yalnızca hayatta başarısız olanlar değil, başarılı olanlar da bunu hissediyor. Başarısızlar hayal kırıklığı hissetse tamam; ama başarılı olanlar bile bu şekilde hissediyor. Napolyon’lar, Hitler’ler, İskender’ler…

Onlar da hayal kırıklığına uğruyor. Tüm yaşam boşa harcandı. Neden? Sebep gerçekten gerçeklik mi, yoksa sebep senin yansıttığın düşler mi? Sonra onları yansıtamaz oldun ve gerçeklik kendini gösterdi. Sonunda gerçeklik kazandı ve sen kaybettin. Ancak yansıtmadığın zaman kazanabilirsin. Bu yüzden ikinci şeyi hatırla; her şeye doğrudan, oldukları gibi bak. Yansıtma, yorumlama, zihnini şeylere dayatma. Ne olursa olsun, gerçekliğin kendini göstermesine izin ver. Bu her zaman iyidir. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar düşlerin kötüdür, çünkü sen sonu hayal kırıklığı olacak bir yolculuğa çıkmışsın. Ne kadar erken hayal kırıklığı yaşarsan o kadar iyidir; ama bir kez bir yanılsama yok olduğunda, onun yerine hemen yeni bir tane yaratmaya başlıyorsun. Bir boşluk olmasına izin ver. İki yanılsama arasında bir boşluk bırak. Bir aralık bırak ki gerçeklik görülebilsin. Bu çok zahmetlidir… Gerçekliğe olduğu haliyle bakmak zahmetlidir. Senin arzularına uymayabilir. Arzularına uyması gerekmez. Ama o zaman gerçeklikle, gerçekliğin içinde yaşaman gerekir… Sen onun zaten içindesin! Kendini aldatmaya devam etmektense gerçekliği kabullenmek daha iyidir. Sense nasıl yansıtıp durduğunun farkında değilsin. Biri bir şey söylüyor ve sen başka bir şey anlıyorsun. Her şeyi kendi anlayışına dayandırıyorsun. İskambil kağıtlarından bir ev yapıyorsun, bir saray yapıyorsun.

Bu asla söylenmemişti! Başka bir şey kastedilmişti! Her zaman ne varsa onu gör. Acele etme. Bir şeyi yanlış anlamaktansa anlamamak daha iyidir. Bildiğini sanmaktansa bilinçli olarak cahil kalmak daha iyidir. İlişkilerine bak… Eşe, dosta, öğretmene, efendiye, hizmetkara… Bak! Herkes kendi açısından düşünüyor, diğerini yorumluyor ve bir buluşma, bir iletişim yok. Sonra savaşıyorlar, daimi çatışma içinde oluyorlar. Çatışma iki insan arasında değil, çatışma sahte imgeler arasında. Uyanık ol ki sende de başkalarına dair sahte imgeler olmasın. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar zahmetli olursa olsun, bazen imkansız görünse bile gerçekle kal. Ama bir kez gerçekle kalmanın güzelliğini görünce, bir daha asla düşlerin kurbanı olmayacaksın. Ve üçüncü olarak, neden görüyorsun? Düş başka bir şeyin yerine konan şeydir. Gerçeklikte arzuladığın şeyi elde edemiyorsan, o zaman düşlemeye başlarsın. Çrneğin, bütün gün oruç tutmuşsun; gece düş kurarsın. Düşünde yer, yer, yersin. Bütün gün oruç tuttun ve şimdi, gece yiyorsun. Cinselliğini baskılamışsan, o zaman düşlerin cinsel içerikli olur. Gün boyunca neyi baskıladığın düşlerinden anlaşılabilir. Gündüz tuttuğun orucun, düşünde görülür. Düşler başka şeylerin yerini alır. Psikologlar insanın bu haliyle düşler olmadan yaşamasının zor olacağını söylemektedir. Bir açıdan haklıdırlar. İnsanın olduğu haliyle düşler olmadan yaşaması zordur. Ama dönüşüm istiyorsan, o zaman düşsüz yaşamak zorundasın. Düşler neden yaratılıyor? Arzular yüzünden.

Tatmin olmamış arzular düşe dönüşüyor. Arzularını incele; farkında ol ve incele. Sen gözlemledikçe yok olurlar. Zamanla zihninde ağlar yaratamaz olacaksın. Kendine has özel bir dünyada hareket etmeyeceksin. Düşler paylaşılamaz; iki yakın dost bile düşlerini paylaşamaz. Kimseyi düşlerine davet edemezsin. Neden? Sen ve aşığın aynı düşte olamazsınız. Düşün sana aittir; bir başkasının düşü ise o başkasına. Onlar özeldir. Gerçeklik o kadar özel değildir, yalnızca delilik özeldir. Gerçeklik evrenseldir, onu paylaşabilirsin; düşleri paylaşamazsın. Onlar senin özel deliliğindir… Kurgudurlar. O zaman ne yapmalı? İnsan gündüz öylesine eksiksiz bir biçimde yaşayabilir ki hiçbir şey askıda kalmaz. Yemek yiyorsan, eksiksiz bir biçimde ye. Ondan öylesine eksiksiz bir keyif al ki, gece düş görmeye ihtiyacın kalmasın. Birini seviyorsan, öylesine eksiksiz bir biçimde sev ki, düşlerine hiç aşk girmesin. Gündüz her ne yapıyorsan, öylesine eksiksiz bir biçimde yap ki, zihninde hiçbir şey askıda kalmasın, düşlerinde tamamlanması gereken bir eksiklik kalmasın. Bunu dene, birkaç ay içinde farklı nitelikte bir uykun olacak. Düşler gittikçe azalacak ve derin uyku daha da derinleşecek. Gece düşlerin azaldığında, gündüz bunları yansıtmalar da azalacak; çünkü aslında gündüz de uykun devam ediyor, düşlerin devam ediyor. Gece kapalı gözlerle, gündüz açık gözlerle devam ediyorlar. İçeride akıntı sürüyor. Herhangi bir an, gözlerini kapat ve bekle; filmin döndüğünü göreceksin, düşün akıyor.

O hep orada, seni bekliyor. Tıpkı gündüz de yıldızların olması gibi. Onlar kaybolmadı, ama güneş ışığı yüzünden onları göremiyorsun. Onlar orada, bekliyorlar ve güneş battığında belirmeye başlayacaklar. Düşlerin de tıpkı böyle… Sen uyanıkken bile içinde hareket ediyorlar. Bekliyorlar. Gözlerini kapattığın an işlemeye başlıyorlar. Düşler gece daha azken, gündüz farklı nitelikte bir uyanıklığın olacak. Gecen değişirse, gündüzün de değişir; uykun değişirse, uyanıklığın da değişir. Daha uyanık olursun. İçeride daha az düş akarken, sen daha az uykulu olursun. Daha doğrudan bakarsın. Bu yüzden hiçbir şeyi askıda bırakma, bu bir şeydir. Her ne yapıyorsan, eylemle kal. Başka bir yere gitme. Duş alıyorsan orada ol. Tüm dünyayı unut. şimdi bu duş tüm evren. Her şey yok oldu; dünya kayboldu. Yalnızca sen varsın ve duş var. Orada kal. Her eylemle öylesine eksiksiz bir biçimde hareket et ki ne arkada kal, ne ileri sıçra; eylemle ol. O zaman düşler kaybolur ve daha az düş varken gerçekliğe daha fazla girebilirsin.

Hakkında

Bir de buna bakmaya ne dersiniz?

Kendine Saygı Duy!

Sürekli sorumluluğunu başka birisinin omuzlarına yüklüyorsun: Tanrı sorumludur, kader sorumludur, Adem ile Havva sorumludur. Tanrı’ya …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir