30 Mayıs 2017, Salı
Önemli Haber

Gökkuşağını Kovalamak

Şayet mutluluğun peşinden gitmek insanlığın doğuştan hakkıysa, o zaman mutsuzluğa ne demeli? Mutsuz olmak kimin doğuştan hakkı?

Bu insanlar, mutluluk talep edersen mutsuzluğu da talep ettiğinin farkında bile değillerdi. Bunu bilsen de bilmesen de bir farkı yoktur. Ona salakça diyorum çünkü hiç kimse mutluluğun peşinden gidemez. Ve şayet mutluluğun peşinden gidecek olursan şurası kesindir ki onu elde edemeyeceksin.

Mutluluk her zaman bir yan üründür. O doğrudan bir arayışın sonucu değildir. Bırak peşinden gitmeyi bir tarafa, aklının ucunda bile yokken o gerçekleşir. O ansızın olur, birden bire ortaya çıkar.

Sen tamamen başka bir şey yapıyordun. Belki odun parçalıyordun; odun kesmek kesinlikle mutluluğun peşinden gitmek değildir ama sabahın erken saatinde, hala hava serinken, odunların üzerine baltanın sesi düşüyor … sesler çıkarıp sonra da geride bir sessizlik bırakarak odun parçaları her tarafa yayılıyor… Terlemeye başlarsın ve serin bir esinti seni öncekinden de çok serinletir. Ansızın mutluluk, taşınamayacak bir coşku vardır. Fakat sen sadece odun kesiyordun ve odun kesmekten, anayasada doğuştan gelen bir hak olarak bahsedilmiyor çünkü o zaman kaç tane şeyi koyabilirsin?

Unutamıyorum, bir gün… Bazı şeyler vardır; hiçbir mantıki açıklaması yoktur ve hiçbir görünür ilişki yoktur ama bir şekilde hafızanda asılı halde kalır. Onların ne amaçla orada olduğunu anlayamazsın çünkü çok daha önemli, çok çok daha anlamlı milyonlarca şey olmuştur ve hepsi kaybolup gitmiştir. Fakat, birkaç anlamsız şey geride bir iz bırakmıştır; niçin olduğuna ilişkin bir neden bulamazsın ama onlar kalmıştır. Böyle bir şey hatırlıyorum. Okuldan eve geliyordum … okulum evimden neredeyse bir buçuk kilometre ötedeydi. Yarı yolda bir yerde kocaman bir bo ağacı vardı. Bu bo ağacının önünden, en azından günde dört kez geçiyordum; okula giderken, sonra gün ortasında öğlen yemeği için eve geliş, ondan sonra tekrar okula gidiş ve sonra da eve dönüş. O yüzden binlerce kere bu ağacın önünden geçmiştim ama bir gün, bir şey oldu. Sıcak bir gündü ve ağaca yaklaştığımda terliydim. Ağacın altından geçtim ve o kadar serindi ki hiç farkında olmadan, neden olduğunu dahi bilmeden bir süre durdum. Ağacın gövdesinin yakınına gittim basitçe, orada oturdum ve gövdeyi hissettim.

Ne olduğunu açıklayamam ama o kadar engin bir mutluluk hissettim  ki, sanki ağaçla benim aramda bir şeyler akıyordu. Bunun nedeni serinlik olamazdı çünkü pek çok sefer terlemekteyken ağacın serinliğinden geçmiştim. Daha önce durmuştum da, ama hiçbir zaman gidip ağaca dokunmamış ve sanki bir arkadaşımla buluşmuş gibi oturmamıştım. Bu an, pırıldayan bir yıldız gibi kaldı. Hayatımda pek çok şey oldu ama bu anın hiçbir şekilde eksildiğini görmedim; o hala orada. Ne zaman dönüp baksam, o hala orada. O gün ne olduğunun farkında değildim, bugün de olduğumu söyleyemem ama bir şey oldu. Ve o günden sonra ağaçla aramda, daha önce hissetmemiş olduğum, hatta hiçbir insanla da hissetmediğim belli bir ilişkim oldu. Ağaçla tüm dünyadaki herkesten daha yakın hale geldim. Benim için bir rutin haline geldi: Ne zaman ağacın önünden geçsem, birkaç saniyeliğine veya birkaç dakikalığına, sadece ağacı hissetmek için otururdum. Hala görebiliyorum; aramızda bir şeyler gelişmeye devam etti. Üniversiteye girmek için başka bir şehre gitmek üzere okulu bıraktığım gün, gözyaşı dökmeden babamla, annemle, amcalarımla ve tüm ailemle vedalaştım. Ben hiçbir zaman öyle kolaylıkla ağlayıp zırlayan tiplerden olmadım. Fakat aynı gün, bo ağacıyla vedalaşırken ağladım. O kanayan bir yara olarak kalmıştır. Ve ben ağlarken, her ne kadar ağacın gözlerini ve gözyaşlarını göremesem de, ağacın gözlerinde de gözyaşları olduğundan mutlak surette emindim.

Fakat hissedebiliyordum; ağaca dokunduğumda hüznü hissedebiliyordum ve bir kutsama, bir hoşçakal hissedebiliyordum. Ve o, kesinlikle benim son buluşmamdı çünkü bir yıl sonra döndüğümde aptalca bir nedenden ağaç kesilip kaldırılmıştı. Aptalca neden, küçük bir anıt dikmeleriydi ve burası da şehrin ortasındaki en güzel noktaydı. Tüm seçimleri kazanıp belediye encümeni başkanı olabilecek kadar zengin olmuş bir geri zekalı içindi. En azından otuz beş yıldır başkandı; şehirdeki en uzun süre başkan olmuş kişi oydu. Herkes onun başkanlığından mutluydu çünkü o bir geri zekalıydı; istediğin her şeyi yapabilirdin ve o hiçbir rahatsızlık yaratmazdı. Sokağın ortasına evini inşa edebilirdin ve o seni rahatsız etmezdi; sadece ona oy vermek zorundaydın. O yüzden tüm şehir ondan çok memnundu çünkü herkesin böyle bir özgürlüğü vardı. Belediye encümeni, üyeler, katipler; hepsi ondan memnundu. Herkes onun sonsuza kadar başkan kalmasını istedi; ancak neyse ki, geri zekalılar bile ölmek zorunda. Fakat bu ölüm pek hayırlı değildi çünkü ona bir anıt yapmak için bir yer aradılar ve bo ağacını yok ettiler. Şimdi o yaşayan ağaç yerine orada mermer bir taş duruyor. Mutluluğun peşinden gitmek imkansız bir şeydir.

Eğer kendi tecrübelerine bakıp da mutlu olduğun anlar bulursan – ki bunlar çok ender olmaya mahkumdur – belki de yetmiş yıllık bir hayatta, mutluluk anı olarak iddia edebileceğin yedi anın vardır. Fakat, tek bir mutluluk anı bile olsa, istisnasız olarak kesin olan bir şey vardır: O, sen onu aramazken gerçekleşti. Mutluluğu aramaya çalış ve kesinlikle onu kaçıracaksın.

Pek çok konuda İsa Mesih’le aynı fikirde değilim, hatta pek çok masum gözüken noktada bile ve sanki ben nazik birisi değilmişim gibi gözükür bu. İsa der ki: “Ara ve bulacaksın. Talep et ve sana verilecektir. Kapıyı çal ve kapılar sana açılacaktır.” Aynı fikirde olamam.

Amerikan Anayasası’nı yazan ahmaklar kesinlikle İsa Mesih’ten etkilendi elbette; hepsi Hıristiyan idi. “Mutluluğun peşinden gitmek,” dediklerinde bilinçli olarak veya bilinçsizce akıllarında İsa’nın, “Ara ve bulacaksın,” sözlerini taşıyorlardı. Ama ben sana diyorum ki: Ara ve şundan emin ol, onu hiçbir zaman bulamayacaksın. Arama ve o oradadır. Aramayı sadece bırak ve onu buldun. Çünkü aramak zihnin bir çabasıdır ve aramamak ise rahatlama hali anlamına gelir.

Sangeet’le Ankara-İstanbul-İzmir’deki Aile Dinamikleri Seminerleri ve
OSHO Aile Dizimi Çalışmaları için lütfen BURAYI TIKLAYINIZ

Ve mutluluk sadece sen rahat olduğunda gerçekleşir.

Arayan bir kimse rahat değildir. Nasıl rahat olsun ki? Rahatlamayı kaldıramaz. Dünyaya bakacak olursan şaşıracaksın: Çok fakir ülkelerdeki insanların, zengin olanlardan daha çok hoşnut olduklarını bulgulayacaksın. Evet, insanların açlıktan öldüğü Etiyopya’da bile ölmekte olan ama mutsuz olmayan ve acı çekmeyen insanlar bulacaksın. En çok sayıda mutsuz insanı Amerika’da bulacaksın.

Bu acayip. Amerika’da mutluluğun peşinden koşmak doğuştan sahip olunan bir hak. Dünyadaki başka hiçbir anayasada bundan söz edilmez. Şu Amerikan Anayasası tam bir delilik. “Mutluluğun peşinden gitmek?” Hiç kimse şu ana kadar onda başarılı olamamıştır ve onu denemiş olanlar, hayatlarında çok mutsuz ve perişan olmuşlardır. Mutluluk başına gelir. Belki de o yüzden ona mutluluk (happiness) demişlerdir: Çünkü o başına gelir (happens).

Onu yönetemezsin, onu üretemezsin, onu ayarlayamazsın. Mutluluk senin çabalarının ötesindeki bir şeydir, senin ötendedir. Fakat, şayet tamamen kendini verirsen – kendin de dahil, tüm dünya unutulduysa – sadece bahçende çukur kazarken o oradadır. Mutluluk her zaman seninledir. Onun hava durumuyla hiçbir ilgisi yoktur, onun odun kesmekle hiçbir ilgisi yoktur, onun bahçede çukur kazmakla hiçbir ilgisi yoktur. Mutluluğun hiçbir şeyle alakası yoktur. O sadece senin varlığının, varoluştan bir şey beklemeden, rahat, huzurlu olması halidir. Ve o mevcuttur; o gelmez ve gitmez. O her zaman tıpkı nefesin, kalp atışın, bedeninde dolaşan kan gibi oradadır. Mutluluk her zaman oradadır ama onu kovalarsan mutsuzluğu bulacaksın. Kovalayarak onu ıskalayacaksın; mutsuzluk mutluluğu ıskalamaktır. Mutsuzluğun, onun peşinden gitmekle belli bir ilişkisi, bir ortaklığı vardır. “Peşine düşersen” mutsuzluk bulacaksın. Ve Amerikan Anayasası Amerikalı insanlara “peşine düşmeleri” fikrini vermiştir. Ve onlar umutsuzca peşine düşüyorlar – paranın, gücün, dinin – ve dünyanın her tarafına koşturup nasıl mutluluğu bulabileceklerini kendilerine öğretecek birisini arıyorlar.

Yapılacak şey sadece eve dönmek ve bu işi tamamen unutmaktır. Mutlulukla hiç alakası olmayan bir şey yap. Resim yap. Resim yapmayı öğrenmen gerekmiyor; bir tuvale boya fırlatamaz mısın? Herhangi bir çocuk bunu yapabilir. Sadece bir tuvale boyalar fırlat ve şaşırabilirsin … sen bir ressam değilsin ama güzel bir şey olur. Boyalar kendi kendine belli bir biçimde karışmıştır ve adını koyamadığın bir şey yaratılmıştır. Modern resimlerin adları yoktur ve pek çok resmin çerçevesi bile yoktur çünkü varoluşun bir çerçevesi yoktur. Sen kendi pencerenden bakıyorsun; göğü çerçevelenmiş gören sensin ama çerçeve pencerede vardır, gökte değil: Göğün çerçevesi yoktur. O yüzden tuvale dahi resim yapmayan bazı ressamlar vardır; duvarlara, yerlere, tavanlara resim yaparlar. Garip yerler ama ben onların içinden geçenleri anlayabiliyorum. Onlar bir resim yapmakla ilgilenmiyorlar; onlar daha çok boyama eylemiyle ilgileniyorlar. O satılık değil. Tavanını nasıl satışa çıkarabilirsin ve onu kim alır ki? Fakat, öylesine kendilerini kaptırmışlardır ki, bilinmedik bir köşeden, varlıklarının içine bir şey kayıverir. Hiçbir neden olmadan kendilerini coşku dolu hissetmeye başlarlar.

Bu nedenle peşinden koşturma fikrini kınıyorum. Bu “peşinden gitme” sözcüğünü Anayasa’ya her kim koyduysa, onun adını dahi bilmeden, onun hakkında hiçbir şey bilmeden, onun tamamıyla perişan olmuş bir adam olduğunu söyleyebilirim. O hiçbir zaman mutluluğu tanımamış. Onun “peşinden koşuyormuş;” o yüzden de, kendisi için talep ettiği bu doğuştan gelen hakkı tüm Amerikalılara vermeye çalışmış. Ve bunu, bu kadar basit bir şeyi üç yüz yıldır hiç kimse eleştirmemiş.

Bir şair, bir ressam, bir şarkıcı, bir dansçı; evet, arada bir mutluluğa erişir. Ancak, her zaman için değişmez bir şey vardır: Ne zaman mutluluk gelse, onlar yoktur. Peşinden koşan yoktur, peşinden koşma yoktur. Nijinsky, tüm dünya tarihindeki en önemli dansçılardan birisi… Bana kalırsa o, insanlığın yetiştirmiş olduğu en iyi dansçıdır. Dans ettiğinde o bir mucizeydi. Bazı zamanlar öylesine büyük sıçrayışlar yapardı ki yer çekimine kafa tutardı; bu imkansızdı, bilimsel olarak mümkün değildi. Bu kadar kocaman, büyük sıçrayışlar yer çekimi kanununa göre kesinlikle imkansızdı. Olimpiyat oyunlarında yarışan uzun atlamacılar dahi onun atladığıyla kıyaslandığında, Nijinsky’nin yanında bir hiçti. Ve hatta, o aşağı inmesi daha da mucizeviydi; yavaşça, bir tüy gibi aşağı inerdi. Bu, yer çekimine daha da çok karşıydı çünkü yer çekimi kanunları insan bedenini ansızın çekiverirdi. Güm diye yere düşerdin, hatta bir iki kırığın dahi olurdu! Ancak, o tıpkı ölü bir yaprağın ağaçtan düşmesi gibi; yavaşça, tembelce, hiç acele etmeden inerdi çünkü varılacak bir yer yok. Ya da daha da iyisi, bir tüy gibi çünkü yaprak biraz daha hızlı iner. Bir kuşun tüyü hafiftir, çok hafiftir; o aşağıya dans ederek iner. Tıpkı Nijinsky’nin indiği gibi. Sahneye ayağı değdiğinde herhangi bir ses bile çıkmazdı.

Ona defalarca soruldu: “Bunu nasıl yapıyorsun?” “Ben onu yapmıyorum. Onu yapmayı denedim ama ne zaman denediysem olmamıştır. Ne kadar denediysem, benim yönetebileceğim bir şey olmadığı o kadar netleşti. Yavaş yavaş, ben onu yapmaya çalışmadığımda, hatta aklıma bile getirmediğimde olduğunu fark ettim. Ben orada bile olmadığımda, ansızın o oradadır, oluyordur. Ve ben nasıl olduğunu anlamak için geri döndüğümde, o artık orada mevcut değildir, çoktan gitmiştir ve ben artık zemindeyim” dedi.

Şimdi, bu adam mutluluğun peşinden gidilemeyeceğini biliyor. Şayet Nijinsky Amerikan Anayasası’nın yazıldığı panelde olmuş olsaydı, “peşinden gitmenin” kesinlikle yanlış kelime olduğunu söyleyip karşı çıkardı. Basit bir şekilde, mutluluğun herkesin doğuştan hakkı olduğunu söylerdi, onun peşinden koşmanın değil. Bu, bir avcının oyun peşinde koşması gibi değildir. O zaman tüm hayatın boyunca gölgeleri yakalamaya çalışır ve de hiçbir yere varamadan koşup durursun. Tüm yaşamın tamamen ziyan olarak geçip gider. Ancak Amerikan zihni bu fikre sahiptir, o yüzden her alanda – politika, iş hayatı, din – koşturup duruyorlar. Amerikalılar her zaman hareket halindedir ve hızla hareket ederler çünkü gidiyorken neden hızlı gitmeyesin ki? Ve nereye gittiğini ise hiç sorma çünkü kimse bilmiyor.

Kesin olan bir şey varsa son hızla, sürdürebilecekleri en büyük hızla, başarabileceklerinin tümüyle gidiyorlar. Daha başka neye ihtiyaç var? Gidiyorsun, tam hızla gidiyorsun. Doğuştan sahip olduğun hakkı hayata geçiriyorsun. O yüzden insanlar bir kadından diğerine, ondan diğerine, ondan diğerine; bir adamdan diğerine, ondan diğerine, ondan diğerine; bir işten diğerine, ondan diğerine; bir işyerinden diğerine, ondan diğerine geçiyor … hep mutluluğun peşinden koşmak için. Ve çok garip bir şekilde, o her zaman sanki mutluluk oradaymış ve birisi onun tadını çıkartıyormuş gibi gözükür, o nedenle de onun peşinden koşarsın. Onu bulacağını düşündüğün yere ulaştığında, orada değildir. Komşunun tavuğu sana kaz gibi görünür ama doğru olduğunu anlamak için kümesin içine atlama. Tadını çıkart! Şayet komşundaki kaz gibi görünürse tadını çıkart. Niçin komşunun kümesine dalıp onun tavuğunun, seninkinden de küçük bir tavuk olduğunu görerek her şeyi mahvedesin? Fakat insanlar, belki bu onlara eksikliğini hissetmekte oldukları şeyi verebilir düşüncesiyle, her şeyin ardından koşturup duruyor. Hiçbir şey yardım edemeyecek.

Bir sarayda yaşayabilirsin ama eski bir kulübede olduğundaki kadar, hatta belki daha da çok mutsuz olacaksın. Eski kulübede en azından eski, kokuşmuş bir kulübenin içinde olduğundan mutlu olmadığın tesellisi vardı. Bir bahane vardı; sefaletini, çektiğin acıları, mutsuzluğunu açıklayabiliyordun. Ve ayrıca, daha iyi bir evi bir gün elde edebileceğin umudu vardı; bir saray değilse bile, en azından kendine ait iyi, güzel, küçük bir ev. İnsanları canlı tutan şey umuttur ve onların yeniden ve yeniden çabalayıp durmalarını sağlayan mazeretleri ve açıklamaları da budur. Çabalamak, çabalamak ve çabalamak. Amerika’nın felsefesi haline gelmiştir. Fakat, çabalamakla elde edilemeyecek, çabalamaktan tamamen vazgeçtiğinde gerçekleşen bazı şeyler vardır. Basitçe oturursun ve, “Bu kadarı yeter, artık çabalamayacağım,” dersin. Gautam Buda’nın aydınlanması böyle gerçekleşti. O ilk Amerikalı olmuş olmalı çünkü mutluluğun peşindeydi. Arayışı için krallığını bıraktı. O pek çok şeyde bir öncüdür; o ilk kendini bırakmış kişidir. Senin hippiler pek de bir şeyi bırakmamıştır. Bir şeyi bırakmak için önce ona sahip olman gerekir. O, ona sahipti ve hiçbir insanın olmadığı kadar sahipti. Buda krallığın her tarafından gelen güzel kadınlarla çevriliydi.

O yüzden tatmin olmamış hiçbir arzusu kalmamıştı; en iyi yiyeceklere, yüzlerce hizmetkara, çok büyük bahçelere sahipti. Buda dedi ki: “Hepsinden vazgeçiyorum. Burada mutluluğu bulamadım. Onu arayacağım, onun peşinden gideceğim, mutluluğu bulmak için her şeyi yapacağım.” Ve altı yıl boyunca Buda, bir kimsenin yapabileceği her şeyi yaptı. Her türden öğretmenlere, ustalara, bilginlere, bilgelere, ermişlere gitti. Ve Hindistan bu insanlarla dolup taştığı için onları aramana gerek yoktur; sen sadece herhangi bir yere git ve onlarla karşılaşacaksın. Onlar her yerdedir; sen onları aramazsan, onlar seni arayacaktır. Ve özellikle de Buda’nın zamanlarında bu gerçekten en üst düzeydeydi. Fakat altı yıllık çok büyük bir çabadan – çile çekme, oruç ve yoga hareketleri – sonra hiçbir şey olmadı. Ve bir gün… Niranjana küçük, pek derin olmayan bir nehirdir. Buda oruç tutuyor ve çile çekiyor ve kendisine her şekilde eziyet ediyordu. Niranjana’da banyo yapmaya gitmişti ve o kadar güçsüz düşmüştü ki nehri aşamamıştı. Nehir küçüktü ama o, o kadar güçsüzdü ki nehrin kıyısındaki bir ağaç köküne tutunarak ancak kendisini orada tutabiliyordu; aksi takdirde nehir onu sürükleyebilirdi. Ağacın köküne asılıyorken aklına şu fikir geldi: “Şu ermişler varoluş bir okyanus gibidir diyor. Şayet varoluş bir okyanus gibiyse, o halde yaptığım hiçbir şey doğru olamaz çünkü şu Niranjana denilen zavallı nehri dahi aşamazken, varoluş okyanusunu nasıl aşabileceğim? Yapmakta olduğum şeylerin tümünde zamanımı, hayatımı, enerjimi, bedenimi harcadım sadece.” Bir şekilde nehirden çıkmayı başardı ve tüm çabaya bir son verdi ve bir ağacın altında oturdu.

O gece – bir dolunay gecesiydi – altı yılda ilk kez iyi bir uyku çekti çünkü ertesi gün yapılacak hiçbir şey, gidilecek hiçbir yer yoktu. Egzersiz yok, uygulama yok … hatta gün doğmadan önce kalkmayı gerektirecek bir neden dahi yoktu. Sonraki gün canı istediği kadar uyuyabilirdi. İlk kez tüm çabalardan, arayışlardan, koşuşturmalardan, takip etmekten tamamen özgürleşmiş hissetti. Elbette son derece rahatlamış bir şekilde uyudu ve sabahleyin gözlerini açtığı esnada son yıldız kayboluyordu. Son yıldız yok olurken Buda’nın da yok olduğu söylenir. Tüm gecenin dinlenmişliği, huzuru, geleceksizliği, hedefsizliği; yapılacak bir şey yok … ilk kez o bir Amerikalı değildi. Kalkmak için dahi acele etmeden yerde uzanırken, tüm bu altı yılın bir kabus gibi gözüktüğünü anlayıverdi. Ama o geçmişti. Şu yıldız yok oldu ve Siddartha yok oldu. Bu, saadet ya da hakikatin, aşkınlığın; tüm aramakta olduğun ancak, aradığın için de ıskaladığın tüm şeylerin deneyimiydi. Budistler dahi bu öykünün önemini anlayamamıştır.

Bu Gautama Buda’nın hayatındaki en önemli öyküdür. Onunla hiçbir şey kıyaslanamaz. Fakat şaşıracaksın … ben bir Budist değilim ve Buda ile bin bir tane şey hakkında hemfikir değilim ama ben yirmi beş yüz yıldır bu öyküye dikkat çeken ve onu her şeyin odağına koyan ilk insanım çünkü Buda’nın aydınlanmasının gerçekleştiği yer burasıdır. Fakat Budist rahipleri ve keşişleri bu öyküyü anlatamazlar bile çünkü şayet anlatırlarsa ne amaçları kalır? Ne yapıyorlar? Ne duaları, ne egzersizleri; neyi öğretiyorlar? Doğaldır ki, şayet Buda’nın her türden dini saçmalıkları bıraktığının öyküsünü anlatırsan insanlar, “O halde sen niye bize dini saçmalıkları yapmayı öğretiyorsun? Bir gün bırakıvermek için mi? Ve sonunda bırakmamız gerekiyorsa, başlamanın ne alemi var ki?” diyeceklerdir. Rahipleri ikna etmek zor olacak; onların tüm işi ve onların tüm meslekleri yok olacak.

Saadet de tıpkı bu şekilde yağar. Hakikat de bu şekilde yağar. Sadece hiçbir şey yapmadan, oturup bekliyor olman gerekir; Godot’yu beklemek değil, sadece beklemek; belirli herhangi bir şeyi beklemek değil, sadece beklemek; bir bekleme halinde olmak ve o gerçekleşir.

Kitabı %45 satın almak için tıklayın

 

 

Hakkında Osho

Bir de buna bakmaya ne dersiniz?

Başkasını Aydınlatmak İçin Sen Yanmalısın!

Ölümsüzlüğü bilmeyenler diğerlerinin ölüm korkusunu bırakmalarına yardımcı olamazlar. Bütün ve yoğun bir şekilde yaşamayanlar, henüz …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir