30 Mayıs 2017, Salı
Önemli Haber

Hac Mekanlarının Sırrı -2

(yazının başlangıcı olarak Hac Mekanlarının Sırrı -1 makalesini okumak için tıklayınız…)

 

Bir Nasrettin Hoca hikayesi vardır.

Hoca eşeğini kaybetmiş, ki tüm serveti bu eşekten ibaretmiş. Bütün köyde fellik fellik onu aramış. Diğer köylüler de ona katıldığı halde eşeği bir türlü bulamamışlar. Sonra köylüler mübarek bir ayda olduklarını ve oralardan geçmekte olan bir sürü hacı olduğunu, eşeğin de onların peşine takılmış olabileceğini söylemişler. Ya da tüm köyü arayıp bulamadıkları için Nasrettin Hoca’nın eşeğin gerçekten kaybolmuş olduğunu kabul etmesi gerekiyormuş.

Ama Hoca eşeği bulmak için son bir şey deneyeceğini söylemiş. Orada öylece durup, gözlerini yummuş. Daha sonra yere eğilip dört ayak üzerinde yürümeye başlamış. Önce evin sonra da bahçenin çevresinde dolaşıp sonunda eşeğin içine düşmüş olduğu geniş çukura ulaşmış. Arkadaşları şaşırmış ve nasıl bir numaraya başvurduğunu sormuşlar.

Hoca şöyle yanıt vermiş: “Düşündüm ki eğer bir adam bir eşeği bulamıyorsa onu bulmanın yolu ondan geçmez; eşeği bulmak için eşek gibi olmalıyım. Ben de eşek gibi hissetmeye başlayınca bir eşeği arayan başka bir eşek olsam nereye bakardım diye düşündüm. Öyle düşündüğüm anda da dört ayak üzerine çöküp eşek gibi yürümeye başladım. Orayı nasıl buldum bilmiyorum ama gözlerimi açtığımda o çukurun yanındaydım ve eşeğim de oracıkta duruyordu!”

Nasrettin Hoca bir Sufi ermişidir. Bu öyküyü okuyan herkes fıkra deyip, gülüp geçebilir ama öykünün içinde bir anahtar durur. Bu, arayışın anahtarıdır ve manevi anlamda arayışın da tek yoludur.

Demek ki her hac mekanının kendine has anahtarları ve mantraları mevcuttur. Böyle mekanların temel var oluş nedeni seni enerji yüklü bir akıntının ortasına koyup onunla birlikte gitmeni sağlamaktır. Bir başka önemli gerçek de insanın hayatında bilinci dışında sahip olduğu her şeyin maddeden yapılmış oluşudur. Ama o içsel bilincin ne olduğunu bilmiyoruz. Biz yalnızca bedenlerimizi biliyoruz ve beden de her bakımdan maddeyle bağlantılıdır.

Simya hakkında bazı şeyleri anlamaya çalışalım ki bu sayede hac mekanlarının sahip olduğu ikinci anlamı da kavrayabilesin. Simyacıların yolu dinsel bir yoldur. Simyacılar der ki, su buhara dönüştürülüp tekrar suya dönüştürülürse, sonra yeniden buhara dönüştürülür ve bu işlem defalarca, binlerce kez tekrarlanırsa, o su sıradan suda olmayan bir nitelik kazanacaktır.

Önceleri bu sav bir şaka olarak algılanıyordu; öyle ya, suyun niteliği nasıl değişebilir? Suyu defalarca arındırsan bile ne değişebilir ki, su hala saf sudur. Oysa artık bilim de nedenini açıklayamasa bile suyun bu durumda nitelik değiştirdiğini kabul ediyor. Suyun kalitesinde bir değişiklik oluştuğu kuşkusuzdur, hatta işlem ne kadar çok tekrarlanırsa, suyun kalitesi de o kadar artıyor.

Bedeninin yüzde yetmişinin sudan oluştuğunun farkında olmayabilirsin. Kimyasal bileşimi tıpkı deniz suyuna benzer. Yeterince tuz tüketmezsen, bedenindeki tuz oranı düşer ve deniz suyundaki tuzdan daha az olur. Bedenindeki tuz oranı değiştiğinde, bilincinde de değişimler meydana gelir. Yüz bin kere arındırılmış bir suyu içtiğinde, arzuların ve tavırlarının bir çoğunda değişiklikler oluşur.

Simyacılar bu tip deneyler yapmaktaydılar. Biri suyu her gün tekrar tekrar kaynatıyordu. Suyu yüz bin kere arındırmak seneler alabilir. Ama simyacılar bunu yapıyor, günbegün kaynatıp duruyorlardı. Bu, iki çeşit değişime yol açar:

İlki, o kişinin zihninde gerçekleşir. Aynı şeyi tekrar tekrar yapmak birkaç gün sonra çok sıkıcı bir hal alabilir. Eğer sıkıntıdan bu işleme son verirse aynı düşünce şekline geri dönecektir. Oysa o sıkıntı anı bir dönüm noktasıdır. Eğer sıkıntıya rağmen devam ederse yeni bir bilincin doğmasını sağlamış olacaktır. Eğer her gece onda uyuyorsan, tam o saatte uykun gelir. Ancak, uyumak yerine uyanık kalmayı tercih edersen yarım saat sonra daha da çok uykunun gelmiş olması bekleneceği halde göreceksin ki aslında kendini sabahkinden bile tazelenmiş hissediyor olacaksın. Saat on bir dönüm noktasıydı; o sırada uyumak alışkanlığındı ama o alışkanlığı göz ardı edip bedenin otomatikleşmiş düzenini kırarak uyanık kalması gerektiğini fark etmesine yol açarsın. Böylelikle acil durumlar için enerji sakladığı yerden taze enerji salgılayarak, her zamankinden daha canlı hissetmeni sağlar. Suyu bin kez arındırmış olan kişi sıkılıyor ama ustası ona bunu belki on, on beş yıl daha tekrarlaması gerektiğini söylüyor! Eğer bu işlemi bir kere daha yaparsa bunu kaldıramayacağını, yere düşüp öleceğini hissedeceği bir an gelecektir. Oysa ustası sonucu ne olursa olsun devam etmesi konusunda ısrarcıdır. Böylece bir yandan suyun kalitesi değişirken, diğer yandan da onun zihni yavaş yavaş dönüşüme uğramaya başlayacaktır. Sonra da bu özel suyun kullanımı kullanıcının bilincinde değişimlere yol açacaktır.

Bu, Ganj nehrinin suyuna benzer. Bilim adamları hala bu nehirdeki suyun sahip olduğu bazı niteliklere nasıl olup da dünyanın başka hiçbir nehrinde rastlanamadığını çözememişlerdir. Ganj’la aynı dağdan geçen diğer nehirler bile bu niteliğe sahip değildir. Dağ aynı dağdır, aynı bulutlardan akan yağmurla sulanır, zirvedeki aynı buz çözülüp nehirlere akar ama sularının niteliği yine de aynı değildir. Bunu kanıtlamak güçtür, kanıtlanması güç olan şeyler vardır ama Ganj nehri tümüyle bir simya deneyidir.

Söylediğim şeyin içinde kanıtlanması güç olan birçok unsur var. Ancak, Ganj sıradan bir nehir değildir. Tüm nehre simyasal olarak yaklaş- mayı denediler. Hindulara ait kutsal yerlerin bir çoğunun Ganj’ın kıyısında olması da bu yüzdendir. Ganj’a özel bir şey sunmak büyük bir deneydi. Artık kimyagerler ve bilim adamları da onun suyunda özel bir şeyin var olduğunu kabul ediyor.

Eğer başka bir nehrin suyunu saklarsan bir süre sonra bozulur; oysa Ganj’ın suyu ne kadar saklanırsa saklansın asla bozulmaz. Bu suyu hiçbir değişime uğramadan senelerce saklayabilirsin ama başka bir nehrin suyu birkaç hafta içinde bozulur. Ganj’ın suyu saflığını koruyarak yıllarca aynı kalır.

Ölü bedenleri başka bir nehre attığında nehir kirlenecek ve kötü kokmaya başlayacaktır. Oysa Ganj binlerce ölü bedeni özümsediği halde kötü kokmaz. Bir başka ilginç husus da kemiklerin normalde suda çözülmedikleri halde Ganj suyunda geride hiçbir şey bırakmayacak şekilde çözülüyor oluşlarıdır. Ganj’da her şey hızla çözülüp başlangıçta sahip olduğu orijinal elementlerine geri döner. Ölülerin Ganj’a atılmasında ısrar edilmesi de bu yüzdendir, çünkü başka bir nehirde veya başka şekilde kemiklerin çözülmesi seneler alacağı halde Ganj bunu hızla başarır çünkü o simyasal özelliğe sahiptir, yaratılmış olma nedeni budur. Ganj normal bir nehir gibi bir dağdan akmaz; akması sağlanmıştır. Bu, kolay kavranabilecek bir olgu değildir.

Ganj’ın kaynağı olduğuna inanılan Gangotri çok küçük bir noktadır ve Ganj’ın asıl kaynağı değildir. Gerçek olan her zaman koruma altında, gizli kalmalıdır. Orada duran yalnız görüntüden ibarettir. Hacılar oraya gider, selamlayıp evlerine dönerler. Asıl Gangotri binlerce yıldır gizli tutulmuş ve korunmuştur. Oraya sıradan yollarla değil, ancak astral yolculukla ulaşılabilir. Oraya tensel bedenle ulaşmak mümkün değildir.

Daha önce Sufilerin kutsal şehri olan Alkufa’dan söz etmiştim. Oraya iraden dışında bile tensel olarak ulaşabilirsin. Çünkü onun arayışına düşersen eline yanlış harita geçebilir ama onu aramak için yola çıkmadığında, istemeden, kazara oraya ulaşabilirsin. Yani Alkufa’ya rastlamak mümkündür, oysa Gangotri’ye tensel bedenle değil, ancak astral bedenle ulaşılabilir. Gerçek Gangotri tensel gözlerle görülemez. Meditasyonda tensel beden geride bırakılmalıdır; ancak o zaman astral beden Gangotri’ye gidebilir ve ancak o zaman kişi Ganj’ın suyuna mahsus özelliğin sırrına erebilir.

Bunun kanıtlanamaz olduğunu söylemem bu yüzdendir. Bunu kanıtlamanın yolu yoktur. Ganj’ın aktığı kaynaktan itibaren suyu simyasal olarak işlem görmüştür. Hindular nehrin kaynağının iki yanında da hac mekanları oluştur- muştur. Tüm Hindu hac mekanları nehir kıyısındayken, Jainalar’ın mekanlarını neden dağ tepesinde kurmuş olduğunu merak edebilirsin. Jainalar hac mekanlarını yalnızca hiçbir yeşilliğin olmadığı, tamamen çıplak dağlarda kurmuşlardır. Bitki örtüsü ve yeşilliğin olduğu dağlar reddedilmiş, Himalayalar gibi güzel yerler bile göz ardı edilmiştir. Eğer her dağ işlerini görebilecek olsaydı, Himalayalar’dan daha uygun bir yer olamazdı. Ama Jainalar’ın istediği yakıcı güneşe açık, bitkisiz ve susuz, kurak dağlardı. Bunun nedeni üzerinde yaptıkları simya deneylerinin bedenin ateş elementiyle bağlantılı olmasıydı. Hindu simyası ise su elementiyle bağlantılıdır. İkisinin de farklı anahtarları vardır. Hindular su civarında, akan bir nehrin yanında olmayan, yeşilliğin güzelliğinden yoksun tirtha’yı akıllarına bile getirmezler. Onların deneyselliği su elementiyle ilgilidir ve tüm hac mekanları suya dayalıdır, su sayesinde ortaya çıkmıştır.

Oysa Jainalar ateş elementi üzerinde çalışırlar, bu nedenle daha çok bedende tap, yani ısı üretimiyle ilgilenirler. Hindu metinleri ve rahipleri su elementini vurgular; bu yüzden Hindu sannyasin’ler bedenlerindeki nem oranını korumak için yeterince süt, yoğurt ve arıtılmış tereyağı tüketirler. Yeterli nem olmaksızın, Hindu anahtarı işlevini yerine getiremeyecektir. Diğer yandan, Jainalar’ın tüm amacı ise bedenlerinde bir kuruluk yakalayabilmektir. Bu yüzden Jaina rahipleri yıkanmazlar bile. Bu Jaina sadhular’ı kirlenir ve kokmaya başlarlar! Ancak, neden yıkanmadıklarını açıklayamazlar. Neden çok seyrek olarak yıkanırlar? Onların anahtarı su değil, ateştir; ateş elementi onların sadelik ve çile çekme yöntemidir. Amaçları ateşi içsel olarak her yönden uyandırmaktır. Su dökündüklerinde bu ateş güçsüzleşecektir. Bu yüzden Jaina rahiplerine çıplak, kuru, bitkisiz ve susuz, her şeyin sıcak olduğu ve etrafının yalnızca kayalarla kaplandığı dağlarda rastlanabilir.

Tüm dinlerde oruç vardır; ancak, Jainizm dışında pek az din oruç sırasında su içmeyi yasaklar. Evlerde yaşayan Jainalar’ın diğer zamanlarda susuz yapamasalar bile en azından gece su içmemeleri önerilir. Ancak, onların bundan anladığı, bilmeden bazı görünmeyen mikrop ve böcekleri öldürmemeleri için gece su içmemeleri gerektiğidir. Aslında tüm bu kurallar ateş elementini yoğunlaştırmak üzere geliştirilmiştir. Bir başka ilginç nokta da Mahavir gibi asgari miktarda su içen bir insanın cinsellikten daha kolay el çekebilecek oluşudur, çünkü susuzluktan spermler de kurumaya başlar. Çok az bir nem bile sperm akışının oluşmasını sağlar.

Tüm gerçek Jaina hac mekanları dağ tepelerindedir; her zaman su kaynaklarından uzakta oluşturulmuşlardır. Daha sonra Jainalar da taklit sonucu su kıyısında bazı hac yerleri yaratmışlardır ama bunlar tamamen anlamsız ve sahte yerlerdir. Gerçek bir Hindu tirtha’sı nehir kıyısında, yeşilliğin bol olduğu, güzel bir yerde olacaktır. Ama Jainalar’ın seçtiği dağlar çirkindir, çünkü yeşillik olmaksızın bir dağ tüm güzelliğini yitirir. Jaina rahipleri yıkanmayacak veya dişlerini temizlemeyecektir; diş fırçalamak için gerekecek ölçüde bile su kullanmak istemezler. Jaina kutsal metinlerini gerçekten anlayabilmek için bu kuruluk ilkesinin bütünüyle kavranması gerekir.

osho-rajneesh-8

OSHO Çalışmaları ve Aile Dizimi etkinlikleri için TILAYINIZ

Dünyevi nimetlerden tümüyle ellerini çekmeleri manevi ateşi yükseltebilmeye yöneliktir ve suyla bağlantının hepten kesilmesi de ateşi körüklemek için kullanılan karşıt yoldur. İçimizde tüm elementlerden oluşan bir denge vardır: Bu elementlerden birisi aracılığıyla ruhsal bir yolculuğa çıkılmak istendiğinde bu denge o elementin karşıtı olanı kullanmayı bırakarak bozulmalıdır. Ateş elementine odaklandıysan su senin için zararlı olacaktır, çünkü bedende ne denli az su varsa, içsel ateş de o denli güçlü yanacaktır.

Ganj nehri derin bir kimya ve simya deneyimi oluşturur; kişi Ganj’da yıkandığında tirtha’ya girmiş olur. Ganj’da yıkanır yıkanmaz bedenindeki su elementi dönüşüme uğramış olur. Bu dönüşüm kısa süreliğine gerçekleşse de deneyler doğru şekilde uygulandığında ruhsal yolculuk başlar.

Unutma ki Ganj’ın suyuyla yaşamaya alışmış kimse başka bir suyu kullan- maya çalıştığında bu su ona uymayacağı için güçlüklerle karşılaşacaktır. Ganj’ın niteliklerini farklı yerlerde, başka nehirlerde elde etmeye yönelik girişimlerde bulunulmuş; ancak, bunu gerçekleştirebilmek için gereken asıl anahtarlar yok olduğu için başarılı olunamamıştır. Ganj’da yıkandıktan hemen sonra dua veya ibadete başlamak ya da bir tapınak veya kutsal mekana gitmek yalnızca ruhsal yolculuk, yani içsel olan için dışsal unsurlara başvurmaktan ibadettir. Hac mekanlarında farklı birçok unsurdan faydalanılmış ve hepsi de büyük bir titizlikle oluşturulmuştur. Örneğin Mısır piramitleri eski, yitik bir uygarlığın tirtha’larıdır.

Piramitlerle ilgili en ilginç gerçeklerden biri de içlerinin mutlak bir karanlığa sahip oluşudur. Kimi on bin, kimisi de yirmi bin yıl önce inşa edilmiş olan bu piramitlerin zamanında elektriğin varlığı bilim adamlarına göre pek mümkün değildir. İnsanların piramitlere ellerinde meşalelerle girmiş olması mümkün olabilir; ancak, duvarlar ve tavanda dumanın yaratacağı isten hiçbir ize rastlanmamıştır. Piramitlerin içindeki geçitler oldukça uzun olup, karmaşık dönemeçlere sahip olmalarının yanı sıra son derece de karanlıktırlar. Elektriğin varlığı söz konusu olamaz, çünkü ortada elektrik tesisatına ait olabilecek hiçbir bulgu yoktur.

Yağ veya ghee yakan meşaleler kullanılmış olsaydı duman izleri bırakmış olmaları gerekirdi. Bu durumda insanların içeride nasıl hareket etmiş olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Eğer bazı kimselerin iddia ettiği gibi hiç kimse piramitlere girmediyse, neden o kadar çok geçit yapılmıştı? Piramitlerin içinde birçok yol olduğu gibi, merdivenler, kapılar ve içeri bakan pencereler, hatta insanların oturabileceği veya ayakta durabileceği yerler de mevcuttur.

Tüm bunlar ne içindi? Bu çözülememiş bir bilmece olarak kalmaya devam ediyor. Ve bir İmparatorun aklına esmiş bir fikir olarak düşünülmeye devam edildiği sürece de asla açıklığa kavuşamayacak. Gerçekte piramitler de birer tirtha idi. Kişi manevi ateş deneylerini doğru şekilde yaptığında bedeninden ışık yayılmaya başlar. Böyle kişiler piramide girebilecek nitelikteydiler. Ne elektriğe ne de meşalelere gereksinimleri vardı, çünkü kendi bedensel ışıkları piramidin içinde hareket etmelerine yetiyordu. Ancak, bu ışık yalnızca ateş elementiyle yapılan özel meditasyon uygulamaları sonucunda ortaya çıkabiliyordu. Böylece bu ışığı yaratabilmek başlı başına kişinin piramide girebilme hakkını elde etmek için verdiği sınavı oluşturuyordu.

1900’lerin başlarında piramitler üzerine bilimsel araştırmalar yürütülürken araştırmacılardan birinin asistanı piramidin içinde kayboldu. Fenerlerin yardımıyla her yerde onu aradıkları halde yirmi dört saat boyunca izine rastlayamadılar. Ancak yirmi dört saat geçtikten sonra, sabaha karşı iki sularında asistan neredeyse aklını yitirmiş bir halde onlara doğru koşmaya başladı.

“Karanlıkta yolumu bulmaya çalışırken birden bire bir girişle karşılaştım,” diye anlatmaya başladı. “Oradan geçer geçmez kapı arkamdan kapandı. Geri dönüp baktığımda kapı kapanmıştı bile. Oysa oraya ilk yaklaştığımda yalnızca açık bir giriş vardı, kapı filan yoktu. Ancak, o geçide adım attığım anda ardımda bir kapı kapandı; ağır bir taş aşağı kayarak geçidi mühürledi. Bağırdım ama yanıt alamadım. Yürümeye devam etmekten başka seçeneğim yoktu ve gördüğüm şeylerin … tarif edilmesi gerçekten çok güç.”

Asistanın yirmi dört saatliğine ortadan kaybolduğu ve bulunduğunda da yarı delirmiş durumda olduğu doğruydu; ancak, anlattıkları gerçekten inanılmazdı. Daha sonra tüm arama ekibi o kapıyı bulmaya çalıştı ama başarılı olmadılar. Ne girdiği ne de çıktığı yeri gösteremediği için, ya baygınlık geçirmiş ya da uyuya kalıp düş görmüş olduğu sonucuna vardılar. Ancak yine de tüm anlattıkları kaydedilmişti. Bir süre sonra daha ileri araştırmalar yürüten bir ekip, adamın anlattıklarına benzer bilgiler içeren bir el yazması buldu. Böylece gizem daha da derinleşmiş oldu. Bu sözü geçen şeylerin yalnızca belli bir psişik boyutta olan bir kimsenin etkisiyle açılabilen mühürlü bir odada durduğu düşünüldü. Belki kazara, belki de tamamen rastlantısal bir şekilde adam içinde bulunduğu zihinsel durumun tetiklemesiyle, bilmeden kapının açılmasını sağlayan duruma geçmişti. Büyük olasılıkla olay bu şekilde gerçekleşmişti, çünkü adam bu deneyimini kanıtlayamamış olsa da kapı açılmıştı.

Sözünü ettiğim saklı yerlerin kapıları ve bu kapılardan geçebilmeyi sağlayan belli yöntemleri vardır; ancak, bunlar özel, ezoterik anahtarlardır. Bu tirtha’larda, etkileri altındaki kişinin bilincini tetikleyen belli düzenlemeler mevcuttur. Örneğin piramidin içindeki tüm odalar ve koridorlar, onların boyutları, büyüklükleri… Belki tavanın alçak olduğu bir yerde, başın tavana değmese bile içinde bir şeylerin sıkıştığını, daraldığını hissetmişsindir. Aslında seni sıkıştıran bir şey yoktur ama yine de içinde bir sıkışma hissi oluşur. Tavanın çok yüksek olduğu bir yere girdiğindeyse içinde bir genişleme hissi uyanır. Bir oda öyle bir şekilde inşa edilebilir ki boyutlarıyla insanı meditasyona özendirir. Meditasyon yapmayı en kolay hale getiren odanın ölçüleri deneylerle kesin olarak keşfedilmiştir. Bir odanın belli ölçüleri bilincini genişletmeye veya daraltmaya yarayacak şekilde kullanılabilir. Odaların içinde veya dışında kullanılan renkler, odanın içindeki koku ve akustikten, meditasyonu destekleyecek şekilde yararlanılabilir.

Tüm tirtha’ların kendi müziği vardı. Gerçekte müzik tümüyle böyle yerlerde doğmuştu, müzik aslen meditasyoncular tarafından yaratılmıştı. Yalnızca müzik sanatı değil, dans da tapınaklardan çıkmıştır. Kokudan da ilk olarak tapınaklarda faydalanılmıştır. Kişinin tanrısal olana müzik aracılığıyla ulaşabileceği keşfedildiğinde, aynı şekilde müzik aracılığıyla zıt yöne de girebileceği fark edilmiştir. Eğer belli bir koku kişiyi tanrısal olana yaklaştırabiliyorsa, bir başkası da tensel olana yaklaştırabilir.

Eğer birtakım mekanlar kişinin meditasyon yapmasını kolaylaştırabiliyorsa, diğerleri de meditasyonu önleyici niteliğe sahip olabilir. Çin’de mahkumların beyninin yıkanmasını kolaylaştıracak özellikte inşa edilmiş özel odalar mevcuttur; boyutları önceden belirlenmiştir ve o rakamlarla oynandığında beyin yıkama eylemi güçleşir. Mahkumun odaya adım atmasıyla birlikte zihnin etki altına girmesini sağlamak için bu tip odaların eni, boyu ve yüksekliği birçok deneyler sonrasında kesin olarak belirlenmiştir. Aynı şekilde mahkumun zihninde tam olarak ne kadar süre sonra çözülmeler başlayacağı ve delireceği de tespit edilmiştir. Bu çözülme sürecini hızlandıracak belli sesler icat edildiği gibi, başın belli yerlerine vurulduğunda bu çözülme daha da bile hızlı gerçekleşir. Mahkumun başının üstüne su dolu bir kase asılır ve su belli bir ritimde başına damlatılır. Su yirmi dört saat boyunca, damla damla kafada aynı noktaya düşer. Mahkumun pozisyonunu değiştirmesine izin verilmez; oturması yasaktır, ayakta durur. Yarım saat içinde bu durum öylesine can sıkıcı bir hale gelir ve ses git gide yükselen, paramparça edici bir hal alır ki mahkum koskoca bir dağ üzerine yıkılmaktaymış gibi hissetmeye başlar. Bu sürekli tekrarlanan sesle gözaltında geçen yirmi dört saat, o özel tasarlanmış odada, kişinin zihnini paramparça eder; oradan çıktığında artık aynı insan değildir. Bu yöntem onun her yönden çözülmesini sağlayacaktır.

Arayışta olan kimseye yardım edecek tüm yollar tirtha ve tapınaklarda doğmuştur. Tapınakta asılı çanlar, yaydıkları ses, tütsü, çiçekler, onların kokusu hep özel olarak düzenlenmişti. Hepsi sürekliliği gece-gündüz bozulmayacak bir ahengi sağlamak üzere tasarlanmıştı. Arti, yani yanan bir lambayı içeren ayin gerçekleştirilecekse bu her zaman sabah belli bir saatte, belli bir süre boyunca, belli bir mantrayla; günün ortasında belli bir saatte, belli uzunlukta, belli bir mantrayla; ve akşam da belli bir saatte, belli uzunlukta, belli bir mantrayla gerçekleştirilir. Biri kaybolmadan önce diğeri devreye girerek ses dalgaları odada titreşmeye devam eder. Ayin düzenli aralıklarla devam eder, binlerce yıldır bu böyledir. Daha önce suyun niteliğinin tekrar tekrar damıtılarak değiştirilebileceğini söylediğim gibi, aynı ses bir odada binlerce kez tekrarlandığında, o odanın da titreşimlerini ve niteliğini değiştirir. Arayışta olan kişinin o odaya götürülmesi yaşadığı dönüşüm için faydalı olacaktır. Tüm benliğimiz maddeden oluştuğuna göre, maddedeki değişiklikler benliğimizi de etkileyecektir.

İnsanoğlu öylesine dışa dönüktür ki onu dışsal etkilerle değiştirmek daha kolaydır. Oysa içsel değişim başlangıçta daha güçtür. Bu yüzden maddenin, kişinin tensel düzeyde dönüşümüne katkıda bulunacak şekilde düzenlendiği bir sistem geliştirilmiştir. Burada anlaşılması gereken bir husus daha var. Doğal olarak hepimiz ayrı bireyler olduğu- muza dair bir yanılsamaya sahibiz. Bu, yanlış bir inanıştır. Burada oturan birçok insan var ama hepimiz sessizce otursak farklı kimlikler ortadan kalkacak ve tek bir benlik kalacaktır. Yalnızca sükunetin benliği kalacak ve bilinçlerimiz birlikte titreşmeye ve birbirlerine doğru akmaya başlayacaklar. Tirtha kitlesel bir deneyimdir. Senenin özel bir gününde yüz binlerce insan tirtha’da tek bir özlem ve amaç uğruna bir araya gelirler. İnsanlar belli bir saatte, belli bir yıldızın veya takımyıldızının altında buluşabilmek için yüzlerce kilometre uzaklıktan gelirler. Tüm bu insanlar ve o tek özlem, tek amaç, tek duayla bir bilinç havuzu yaratılır. Artık ortada birçok birey yoktur.

gizemli psikoloji sırlar hacmekanları osho ganj

kitabı indirimli satın almak için BURAYI tıklayınız

Hakkında Osho

Bir de buna bakmaya ne dersiniz?

Başkasını Aydınlatmak İçin Sen Yanmalısın!

Ölümsüzlüğü bilmeyenler diğerlerinin ölüm korkusunu bırakmalarına yardımcı olamazlar. Bütün ve yoğun bir şekilde yaşamayanlar, henüz …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir