30 Mayıs 2017, Salı
Önemli Haber

Hakikat ve İnanç

İnanç olmaksızın herhangi bir dinin hayatta kalabilmesi olasılık dâhilinde değildir. Ayrıca imansız ölmenin yahut imanlı ölmenin yaratacağı bir fark olması için de “cehennem” diye bir şey olması gerektiğine inanmak gerekiyor. Konuyu İslamiyet olarak değil de içerisinde inanç içeren ve gerektiren tüm dinler (kitaplı dinler) açısından ele almak gerekir.

İnanç tanımı gereği bilmediğin bir şeye karşı geliştirebileceğin bir tavırdır. Bu nedenle bazı temel şeyleri bilmeye değil de varlığını baştan kabule dayanır. Cennet ve cehennem varlığını bildiğimiz değil inanmamızın yeterli olduğu şeylerdir. Ön kabul olarak bunların var olduğuna inanmak zorundayız. Ancak ondan sonra bizim imanlı yahut imansız olmamız anlam kazanacaktır.

Peki, cennet yahut cehennemin var olduğuna inanmamız için gereken şey nedir? İslamiyet ortaya çıktıktan 1500 yıl sonra doğduysan ve en az on beş kuşaktır Müslüman bir aile geleneğinden geliyorsan mesela, sadece sana bunun böyle olduğunun söylenmesi dahi bunu sorgulamaman için yeterli olacaktır. Bin küsür yıllık bir koşullanmanın etkisi çok derine iner. Ancak kişinin biraz sorgulayıcı bir akla sahip olduğunu, dolayısıyla belirli bir şeye inanmak için dahi belirli bazı rasyonel koşulların oluşmasına ihtiyaç olduğunun farkında olması gerekecektir.

Bu durumda cennetin yahut cehennemin olduğuna inanmak için orada bulunmuş, bizzat gidip görmüş bir insanın (peygamber) dediklerine inanmamız gerekecektir. Veya yine cennet ve cehennemi yaratan ve bu sistemi var eden güç ile iletişim kurabilme ayrıcalığına sahip bir insanın (peygamber) dediklerine inanmak gerekmektedir.

Aslında 1500 yıl sonra geriye baktığımızda bizi İslam yahut herhangi bir kitaplı dinin içerisinde tutabilecek tüm temel varsayımların her bir öğesinin sadece ve sadece inanca dayanmak zorunda olması gerekmektedir. Örneğin temel olandan daha ayrıntıya doğru gidersek:

a) Allah’ın varlığına inanmak
b) Allah’ın cennet ve cehennemi; kâinatı ve dünyayı yaratmış olduğuna inanmak
c) Allah’ın insanlarla iletişim kurmak için kendisine bir aracı seçmiş olmasına inanmak
d) Aracının (peygamberin) sözlerinin Allah’ın sözleri olduğuna, kendisine ait hiçbir öğe taşımadığına inanmak.
e) Peygamber’in (Allah’ın) sözlerinin günümüze kadar eksiksiz ve fazlasız aktarıldığına inanmak
f) O sözlerin inananları tarafından doğru anlaşıldığına inanmak
g) v.d.

Aslında bu liste sonsuza dek uzatılabilir. Ama sonuç değişmez: Bilmediğin bir şeye inanmak zorundasın.

Zaten İslamiyet’in de, inanca dayalı tüm dinlerin de temelde yasakladığı ortak şey şüphe etmektir. Şüphe etmeye başladığın an bitmişsin demektir. Zincirleme olarak inandığın ―ama bilmediğin― tüm şeyleri sorgulamak zorundasındır artık. Ve bu seni inançsızlığa götürecektir. Ve bir kez sorgulamaya başladığında Allah’ın varlığı dâhil her şeyin sadece ve sadece bir varsayım olduğunu kabul etmen gerekecektir.

Bu yukarıda bahsettiğim şey bize bizzat Allah’ın bahşetmiş olduğu aklın yolunu izlersek varacağımız noktadır. Ve bizim aklımızı kullanmadığımız bir inancın en hafif tabiriyle “eksik” kalacağını bilmemiz gereklidir. Din bazı yönlerimizi tatmin edecektir ama aklı tatmin etme olasılığı neredeyse hiç yoktur. Bunun anlamı şudur: Ancak aklımızı sonuna kadar kullanmadan bir inanca bağlı kalabiliriz. Çünkü şüphe olmazsa akıl ilerleyemez. Aklın yolu ve aracı şüphedir.

İnsanlığın başına gelen tüm belalar peşinen verili olarak doğru kabul edilmiş olan birtakım varsayımların gerçek olarak algılanmasından kaynaklanmıştır.

Bu sadece din için değil her türlü kimlik algısında böyledir: Türk olmak, Yunanlı olmak, iyi olmak, kötü olmak, ahlaklı olmak, ahlaksız olmak, vs… Bizler bizden önce doğruluğuna karar verilmiş olan varsayımların içine doğarız ve onları sorgulama gereği duymaksızın kabul ederiz. En temeldeki varsayımın bir varsayım değil hakikat olduğunu sandığımız için de ona bakma gereği dahi duymayız.

hypnosis

Bu aslında bir hipnoz türüdür. Bir şeyin öyle olduğunu binlerce hatta milyonlarca kez duyduğumuzda o şey artık zihnimiz için gerçek olarak kodlanmıştır. Ondan sonra artık bunu verili bir doğru olarak içselleştiririz.

Bundan sonrası kolaydır: Zaten doğruluğunu kabul etmiş olduğun ve bunu ne zaman bile yaptığını hatırlamadığın kutsal kitabında imansız ölürsen ―var olduğu varsayılan― cehenneme gideceksin ifadesi senin için asla kendisine değil işaret ettiği şeye bakılması elzem olan bir hakikattir. Birisi gelir ve bizim imanımızı kurtarmak için kendini feda eder ve kahramanımız olur. Destanlar yazılır ve on binlerce insan ne uğurda olduğunu tam olarak anlayamadan ölür bu yolda! On binlerce şehit verildikten sonra bu yolda, o yol artık kutsal olmuştur. Artık kan ve acılar bizleri iyice kör eder: Bu artık bir namus meselesidir. Uğurunda birilerinin öldüğü her şey “kutsal” olur zaten: Millet, ülke, bayrak, vatan, din, dil, soy-sop, para, aşk… Evet, hayattan daha güçlü olduğunu hissederiz uğruna ölünen şeyin.

Destanlar yazıldıktan sonra o dini ―yahut değeri― kimse sorgulamaya yeltenemez artık. O “haindir” olsa olsa! Yahut imansız, dinsiz, kâfir…

Atalarının kendini feda ettikleri varsayımları nasıl sorgularsın sen? O zaman sen bizden değilsin zaten!

Evet dinler ―topluma ait her türden inanç gibi― bir mittir. Mitler doğruluğu sorgulanmayan efsanelerdir. Mitik kısımlarını çıkarttığımızda dinden geriye çok az şey kalır. Ve kalan o azıcık şey dinin esasıdır. Olması gereken kısmıdır. Gerekli olan, olmazsa olmaz kısımdır…

Ve dinin özünde inanca yer yoktur. Çünkü inanç bizleri kör eder. Zaten değişmezdir ve doğrudur o şey. Dolayısıyla bakmaya da gerek yoktur. Bakmadığın şeyi göremezsin çünkü. İnanç sana görmek istemediğin şeylere bakmama şansını bahşeder. Böylelikle aklını kullanmaktan, muhakeme etme yeteneğinden vazgeçmiş olursun gönüllü olarak. Bu kötü bir alışkanlığa yol açar: Hayatında da insan giderek görmek istemediği şeylere bakmaz olur. İnancın insanı götüreceği yer cehalettir. Cehalet bilmemeyi erdem sanmaktır. Bilmektense, doğruluğunu kabul ettiğin şeyi sorgulamamak ve giderek doğruluğunu koşulsuz kabul ettiğin şeylerin kurbanı olmak senin kaderin haline gelir.

Kitaplı dinlerin hepsi Allah’ı bizzat görebileceğin kendi gözlerinden vazgeçmeni öğütler sana.

Gözlerini açabildiğin kadar aç ve bak: Her yanda, her yerde O’nu göreceksin. Bunun için tarihsel bir kişiliğin kahramanlıklarına ihtiyaç yok: Kaybedeceğin yegâne şey kendi kendini içine yuvarlamış olduğun cehaletindir. Kendi gözlerinle, kendi kulaklarınla, kendi teninle, kendi duyularınla ve hatta tüm o duyularının da ötesiyle; varlığının tümüyle Allah’ı bileceksin.

İslam’ın temelindeki varsayımları kabul etmiş ve sorgulamamış olan birisi olarak tüm din adamlarının ve şeyhlerin dediği her şeyi senin de baştan kabul etmen gerekiyor. Ve o ön kabuller anlayabileceğin şeyleri anlamanı engelliyor. İslam’ın içinden baktığın sürece kime bakarsan bak sadece İslam’ın içerisinde söylenegelmiş şeylerin bir yansımasını görebilirsin ancak. Dolayısıyla sana yeni bir şey söylemeyecektir kimse, hiçbir şey. Onu bildiğini sandığın ―aslında sadece inanmakta olduğun― varsayımların doğrulayıcısı olarak anlamaya çalışacaksın.

Bu durumda yapabileceğin tek şey duyduğun yeni ne varsa, var olan inanç sisteminin içerisinde değerlendirip o sözleri söyleyenlerin “kâfir” olduğu sonucuna varmandır. Bu seni rahatlatacaktır. Hakikati doğrudan deneyimlemeyi seçen mistikleri “öteki” haline getirebilirsen rüyanı sürdürebilirsin. Bu durumda din adamlarının yolunu takip edip onların ve İslamiyet’in değişmez doğrularının şemsiyesinde kendini hakikatin güneşinden, yağmurundan, dolusundan, karından koruyabilirsin.

Hakikat o an olan şey ne ise onun ta kendisidir: Ne eksik ne fazla. Bunu yaşayabilmek ve hissedebilmek ve izin verebilmek aydınlanmanın ta kendisidir. Sorgulamadan, yargılamadan olanı olduğu şekliyle ve tam olarak yaşamaktır.

Gözündeki bin beş yüz yıllık bir gözlükle hayata bakmaya devam ederek hakikatle arana perde çekmiş oluyorsun. İnanç senin hakikatle arana çekmiş olduğun o kalın perdenin adıdır.

Yazan: Sangeet

Buda Mısın Budala Mı?

Kitabı satın almak için tıklayınız

budala-106

Hakkında Amrit Sangeet

Bir de buna bakmaya ne dersiniz?

Mucize Sensin

Tibet’te Marpa hakkında güzel bir öykü vardır. Gerçek olaylara dayanmıyor olabilir ama son derece önemlidir. …

2 Yorumlar

  1. Değerli Dostum Sangeet

    Gonullerimizdeki Hakikat ışığının yeniden ilahi bir lütuf ile parildamasina vesile olan akıl ve yüreği aydınlatan bu değerli yazıların için çok teşekkür ediyorum.

    Sevgilerimle

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir