Warning: session_start() [function.session-start]: Cannot send session cookie - headers already sent by (output started at /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/index.php:10) in /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/libraries/joomla/session/session.php on line 413

Warning: session_start() [function.session-start]: Cannot send session cache limiter - headers already sent (output started at /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/index.php:10) in /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/libraries/joomla/session/session.php on line 413

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/index.php:10) in /home2/sangeet/public_html/www.oshoturk.com/libraries/joomla/session/session.php on line 416
Merkezde Olmanın Tekniği - Tanık Olma
You are here: Home Konuşmalar Merkezde Olmanın Tekniği - Tanık Olma
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Search

Oshoturk

Merkezde Olmanın Tekniği - Tanık Olma

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Çeper egoya aittir ve merkez ise varlığa aittir. Egondan yaşıyorsan her zaman diğeriyle ilişkili olarak yaşıyorsun. Çeper diğeriyle ilgilidir. Her ne yaşıyorsan yaşa hiçbirisi bir eylem değildir, her zaman bir tepkidir; sana yapılmış olan bir şeye karşılık yapıyorsun. Çeperden hiçbir eylem yoktur, hepsi bir tepkidir; merke- zinden hiçbir şey gelmez. Bir anlamda sen koşulların kölesisin. Sen hiçbir şey yapmıyorsun; daha çok, bunu yapmak zorunda bırakılıyorsun. Merkezden bu durum tamamen değişir. Merkezden eyleme geçmeye başlarsın; ilk kez bir bağımlı olarak değil, kendi doğrularınla var olmaya başlarsın. Buda bir köyden geçiyor. Bazı insanlar kızgınlar, onun öğretilerinin fazlasıyla karşısındalar. Onu taciz ediyorlar, ona hakaret ediyorlar. Buda sessizce onları dinler ve der ki: "Bitir- diyseniz izin verin de devam edeyim. Bir sonraki köye ulaşmam gerekiyor ve beni bekliyor olacaklar. Eğer zihninizin köşesinde bir şeyler hala varsa, geri dönüp bu yol üzerinden geçerken bitirebilirsiniz." Onlar da der ki: "Seni taciz ettik, sana hakaret ettik, bize bir şey söylemeyecek misin?" Buda şöyle der: "Asla şu an tepki vermem. Ne yaptığınız sizi ilgilendirir; asla şu an tepki vermem, beni bir şey yapmaya zorlayamazsınız. Beni taciz edebilirsiniz; bu size kalmış. Ben bir köle değilim. Ben özgür bir adam haline geldim. Ben merkezimden hareket ederim, çeperimden değil ve sizin tacizleriniz sadece benim çeperime dokunabilir, merkezime değil. Merkezim dokunulmadan kalır." Sana merkezine dokunulduğundan değil, bir merkezin olmadığı için dokunuluyor. Sen sade- ce bir çepersin, çeperle özdeşleşmişsin. Çeper her şey tarafından, gerçekleşen her şey tarafından dokunulmaya mahkûmdur. O senin sınırındır, dolayısıyla ne olursa olsun ona dokunacaktır ve senin bir merkezin yok. Bir merkezin olduğu anda, o zaman kendinle aranda bir mesafe vardır; çeperinden bir mesafen vardır. Birisi çeperini taciz edebilir ama seni değil. Sen ayrı durabilir, dışında kalabilirsin; kendin ve sen arasında bir mesafe kalır. Çeperin olarak seninle ve merkezin olarak seninle ... bir mesafe vardır. Ve bu mesafe başka birisi tarafından yok edilemez, çünkü hiç kimse senin merkezine sızamaz. Dış dünya sadece senin çeperine dokunabilir. Bu durumda Buda şöyle diyor: "Artık ben merkezimdeyim. On yıl önce farklı olabilirdi; şayet beni taciz etmiş olsaydınız, o zaman tepki verebilirdim. Ancak artık sadece eylemde bulunu- yorum." Eylem ve tepki arasındaki farkı net bir şekilde anlamalısın. Birisini, seni sevdiği için sevi- yorsun. Buda da seni seviyor, sen onu sevdiğin için değil ama; bu tamamen konu dışıdır. Onu sevmen ya da nefret etmen konu dışıdır; o seni seviyor çünkü bu bir eylem, tepki değil. Eylem senden kaynaklanır ve tepkiyse sana dayatılır. Merkezinde olmak, artık eylemde bulunmaya başladın demektir. Hatırlanması gereken bir başka şey de, eylemde bulunduğun zaman, eylemin her zaman tam olduğudur. Tepki verdiğinde hiçbir zaman tam olamazsın. O her zaman kısmidir, parça- lıdır, çünkü çeperimden hareket ettiğimde - yani tepki verdiğimde - bütün olamam çünkü ben gerçekten ona katılmam. Yalnızca benim çeperim katılır, dolayısıyla o bütün olamaz. Bu demektir ki, eğer çeperinden seversen sevgin hiçbir zaman tam olamaz; her zaman kısmi olur. Ve bu çok şey ifade eder çünkü sevgi tam değilse, o zaman boş kalan kısım nefretle dolacaktır. şefkatin kısmiyse kalan kısım gaddarlıkla dolacaktır. İyilikseverliğin kısmiyse, o zaman boş kalan kısmı kim dolduracak? şayet Tanrın tam değilse, o zaman kalan boşluğu doldurmak için bir şeytana ihtiyacın olacak. Bu, kısmi bir eylemin çelişkili, kendisiyle çatışma halinde kalmasının kaçınılmaz olduğu anla- mına geliyor. Modern psikoloji aynı anda hem sevdiğini hem de nefret ettiğini söylüyor. Zihnin bir amfibidir, çelişkili; aynı objeyle hem sevgi hem nefret ilişkisi kuruyorsun. Ve eğer sevgi ve nefretin ikisi de oradaysa, o zaman kafa karışıklığı olacaktır, hem de zehirli bir kafa karışıklığı. şefkatin ve gaddarlığın karışmış durumda ve senin yardımseverliğin hırsızlıktır, ibadetinse bir çeşit şiddete dönüşmüştür. Çeperde bir aziz olmaya çalışsan da, azizliğin günahla çınlamaya mahkûmdur. Çeperdeki her şey kendisiyle çatışma halinde olacaktır. Sadece merkezinden hareket ettiğinde eylemin tamdır. Ve eylemin tam olduğunda kendisine has bir güzelliği vardır. Eylem tam olduğunda anlıktır. Eylemin tam olduğunda anısını taşı- mazsın, buna gerek duymazsın! Eylemin tam değilse o, havada asılı kalmış bir şeydir. Bir şey yiyorsun; yemen tam değilse, gerçekten yemen bittiği zaman bile zihninde yemeye devam edersin. O sürüncemede kalır. Yalnızca tam bir şeyin bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Kısmi bir şey ise başı-sonu belli olmayan devamlı bir dizidir. Evindesin ve dükkanını ve çarşıyı yanında taşıdın. Dükkanındasın ve evini ve ev işlerini yanında getirdin. Tek bir an bile tam olarak içinde olmadın - ve olamayacaksın - çok fazla şey devamlı taşınmakta. Zihinde ve kalpteki ağırlık, yoğun ağırlık budur. Bütün bir eylemin bir başlangıcı ve sonu vardır. O atomiktir; bir dizi değildir. şimdi orada ve sonra orada değil. Bilinmeyenin içine girebilmek için ondan tamamıyla özgürsün. Aksi takdir- de kişi, bir yivin içinde döner durur; zihin takılıp kalmıştır. Sürekli aynı dairesel harekete, fasit bir dairede devam eder durursun. Çünkü geçmiş hiç bitirilmemiştir, şimdiki ana gelir. Devam eder ve geleceğin içine girer. Dolayısıyla kısmi bir zihin, çeperdeki bir zihin kendi geçmişini taşır ve geçmiş büyük bir şeydir! Geçmiş hayatları hesaba katmasan bile, o zaman bile geçmiş büyük bir şeydir. Elli yılın güzel-çirkin deneyimi ama bitmemiş; hiçbir şey bitmemiş, yani elli yıl uzunluğunda ölü bir geçmişi devamlı taşımaktasın. Bu ölü geçmiş şimdiki tek bir anın üzerine çullanacak, onu öldürmesi kaçınılmaz! Bu durumda yaşayamazsın, imkansız. Çzerindeki bu geçmişle yaşayamazsın; her an o ka- dar taze ve narindir ki tüm bu ölü yük onu öldürecek. Çldürüyor! Geçmişin sürekli şu anını öldürüyor ve şu anın öldüğünde sırtındaki ağırlığın bir parçası olur. Canlıyken senin bir parçan değildir; öldüğünde, geçmişin tarafından öldürüldüğünde senin olur, o zaman senin bir parçandır. Durum bundan ibaret. Merkezinden eyleme geçtiğin an, her eylem bütündür, atomiktir. Oradadır ve sonra da değildir. Ondan tamamen özgürsün. O zaman sırtında yük olmadan, ağırlıksız hareket ede- bilirsin. Ve ancak o zaman, taptaze bir şekilde ona gelerek her zaman orada olan yeni anın içinde yaşayabilirsin. Ancak, ona sadece geçmişin ağırlığını taşımıyorsan taze bir şekilde gelebilirsin. Ve eğer geçmiş bitirilmediyse geçmişi taşımak zorunda kalacaksın, çünkü zihin her şeyi bitirme eğilimindedir. Bitirilmediyse, o halde taşınmak zorunda. Bir şey gün içinde tamam- lanmadıysa, geceleyin rüyasını göreceksin, çünkü zihin her şeyi bitirme eğilimine sahiptir. Bittiği an zihin onun ağırlığından kurtulur. Bitirilmediği sürece zihin tekrar ve tekrar ona dönmeye mahkûmdur. Ne olursa olsun, yaptığın her şey - sevgin, cinselliğin, arkadaşlığın - bitmemiştir. Ve çeper- de kalarak onu bütün yapamazsın. Peki, nasıl kendi merkezimizde olabiliriz? Nasıl merkezde olmayı başarıp çeperde olmayacaksın? Bunun tekniği tanık olmadır. Bu tanık olmak sözcüğü en önemli sözcüktür. Merkezde olmayı sağlayan yüzlerce teknik vardır ama tanık olmak tüm bu tekniklerin bir parçası, temel bir parçasıdır. Teknik ne olursa olsun, tanık olmak onun vazgeçilmez bir parçası olacaktır. Dolayısıyla onu tüm tekniklerin tekniği olarak adlandırmak daha iyi olacaktır. Bu sadece bir teknik değildir; tanık olma süreci bütün tekniklerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Tanık olmaktan saf teknik olarak da söz etmek mümkündür. Çrneğin J. Krishnamurti: O, tanık olmaktan saf bir teknik olarak söz ediyor. Ancak, böyle konuşmak beden olmadan yalnızca ruhtan bahsetmek gibidir. Onu hissedemez, onu göremezsin. Her yerde ruh bedenle cisimleşmiştir; ruhu beden aracılığıyla hissedersin. Elbette ruh beden değildir ama onu beden aracılığıyla hissedebilirsin. Her teknik bir bedendir ve tanık olmaksa ruhtur. Tüm bedenlerden, tüm maddeden bağımsız olarak tanık olmaktan bahsedebilirsin; o zaman o soyutlaşır, tamamen soyutlaşır. Krishnamurti yarım yüzyıldır sürekli konuşmaktadır ama ne söylerse söylesin, söyledikleri o kadar saftır, cisimsizdir ki, kişi anladığını zanneder ama bu anlayış sadece bir kavram olarak kalır. Bu dünyada hiçbir şey saf ruh olarak var olmaz. Her şey bedenleşmiş olarak var olur. Tanık olmak tüm ruhsal çalışmaların ruhudur ve tüm teknikler bedendirler, değişik bedenler. Çyleyse ilk olarak tanık olmanın ne olduğunu anlamak zorundayız ve o zaman tanık olmayı bazı bedenler, bazı teknikler aracılığıyla anlayabiliriz. Düşünmenin ne olduğunu biliyoruz ve kişi tanık olmayı anlayabilmek için önce ‘düşünme'den başlamalıdır çünkü insan bildiği şeyden başlamalıdır. Düşünmenin ne olduğunu biliyoruz, düşünmek yargılamak demektir; bir şey görürsün ve yargılarsın. Bir çiçek görürsün ve onun güzel olduğunu ya da güzel olmadığını söylersin. Bir şarkı duyarsın ve onu ya beğenirsin ya da beğenmezsin. Bir şeyi ya beğenirsin ya da bir şeyi lanetlersin. Düşünmek yargılamaktır; düşünmeye başladığın anda yargıya başlamışsındır. Düşünmek değerlendirmektir. Değerlendirmeden düşünemezsin. Bir çiçeği değerlendirmek- sizin, nasıl onun hakkında düşünebilirsin? Düşünmeye başladığın anda onun güzel olduğunu ya da olmadığını söyleyeceksin. Bir kategori kullanmak zorunda kalacaksın çünkü düşünmek sınıflamaktır. Bir şeyi sınıfladığın anda - onu etiketlediğinde, isimlendirdiğinde - onun hak- kında düşünmüşsündür. Yargılamayacaksan düşünmek mümkün değildir. Eğer yargılamayacaksan, o zaman farkında kalabilirsin ama düşünemezsin. Burada bir çiçek var ve ben sana diyorum ki, "Ona bak ama düşünme. Çiçeği gör ama düşünme." Bu durumda ne yapabilirsin? Düşünmeye izin verilmediyse ne yapabilirsin ki? Yalnızca tanık olabilirsin; sadece farkında olabilirsin. Sadece çiçeğin farkında olabilirsin. Sadece çiçeğin bilincinde olabilirsin. Gerçekle yüzleşebilirsin; çiçek orada. Artık onunla karşılaşabilirsin. Düşünmeye izin verilmezse, "O güzel," veya "O güzel değil; onu biliyorum," ya da "O çak garip; daha önce hiç görmemiştim," diyemeyeceksin. Hiçbir şey söyleye- mezsin. Sözcükler kullanılamaz çünkü her sözcüğün içinde bir değerlendirme vardır. Her sözcük bir yargıdır. Dil yargıların ağırlığını taşır; dil hiçbir zaman tarafsız olamaz. Bir sözcük kullandığın anda yargılamışsındır. Bu durumda dili kullanamazsın, sözcüklerle ifade edemezsin. Sana, "Bu bir çiçek, ona bak ama düşünme," dediğimde, sözlerle ifade etmeye izin yok demektir. O halde ne yapa- bilirsin? Sadece bir tanık olabilirsin. şayet düşünmeden orada durup bir şeyle yüzleşirsen o, tanık olmaktır. O halde tanık olma pasif bir farkındalık demektir. Unutma, pasif. Düşünmek aktiftir, bir şey yapıyorsun. Bir şeye bakarken onunla bir şey yapıyorsundur. Pasif değilsin, bir ayna gibi değilsin; bir şey yapıyorsun. Ve bir şey yaptığın anda bir şeyi değiştirmiş oldun. Bir çiçek görüyorum ve, "O güzel!" diyorum; onu değiştirdim. şimdi çiçeğe bir şey dayattım. Artık çiçek her neyse, benim için o bir çiçek artı onun güzel olma duygusudur. Artık çiçek çok uzaklarda; çiçek ve benim aramda benim yargılayıcı hislerim, onun güzel olduğu değer- lendirmem var. Artık çiçek benim için aynı değil, nitelik değişti. Onun içine girdim, artık benim yargım gerçeğin içine nüfuz etti. Artık o daha çok kurgu ve daha az gerçek. Çiçeğin güzel olduğu duygusu çiçeğe ait değildir, bana aittir. Ben gerçeğe girdim. Artık gerçek bakire değil, onu bozdum. Artık benim zihnim onun bir parçası haline geldi. Aslında, benim zihnim onun bir parçası oldu demek, benim geçmişim onun parçası oldu anlamına gelir. Çünkü ben, "Bu çiçek güzel," dediğimde bu, ben onu geçmiş bilgilerim aracılığıyla yar- gıladım anlamına gelir. Bu çiçeğin güzel olduğunu nasıl söyleyebiliyorsun? Geçmişinin dene- yimleri, geçmişinin kavramları böyle bir şey güzeldir der; sen onu geçmişine göre yargıladın demektir. Zihin senin geçmişin, anıların demektir. Geçmiş, şimdinin üzerine yığıldı. Bakire bir gerçeği yok ettin, artık o çarpıtıldı. Artık çiçek yok; kendi içindeki bir gerçeklik olarak çiçek artık orada değil. Senin tarafından bozuldu, yok edildi; senin geçmişin araya girdi. Yorumladın; düşünmek budur. Düşünmek geçmişi şu anın gerçekliğine getirmektir. Bu nedenle düşünmek seni asla hakikate ulaştırmaz çünkü hakikat bakiredir ve onunla tüm bakireliğiyle yüzleşmek zorunludur. Geçmişini getirdiğin anda onu yok ediyorsun. O zaman o bir yorumdur, gerçekliğin görülmesi değil. Onu bozdun, saflık kayboldu. Düşünmek geçmişini şimdiki ana getirmektir. Tanık olmak, geçmiş yok demektir; sadece şu an, geçmişin araya girmemesidir. Tanık olmak pasiftir. Sen bir şey yapmıyorsun; sen varsın! Sadece oradasın. Sadece orada mevcutsun. Çiçek orada mevcut, sen orada mevcutsun; o zaman orada bir tanık olma iliş- kisi vardır. Çiçek mevcut olduğunda ve sen değil, senin tüm geçmişin mevcut olduğunda, o zaman o bir düşünme ilişkisidir. Düşünmekten başlarsın. Düşünmek nedir? O, zihni şimdiye getirmektir. O zaman şimdiki anı kaçırdın demektir; tamamen kaçırdın! Geçmiş şu ana nüfuz ettiği an, onu kaçırdın. "Bu çiçek güzel," dediğinde o, gerçekten geçmiş olur. "Bu çiçek güzel," dediğinde o, geçmiş bir dene- yimdir. Tanıdın ve yargıladın. Çiçek ve sen orada olduğunuzda, bu çiçek güzel demek dahi mümkün değildir. şimdiki anda hiçbir yargı beyan edemezsin. Her yargı, her beyan geçmişe aittir. "Seni seviyorum," der- sem geçmiş bir şey haline geldi. "Bu çiçek güzel," dersem hissettim, yargıladım; o, geçmiş oldu. Tanık olmak hep şimdidir, hiçbir zaman geçmiş değil. Düşünmek her zaman geçmiştir. Dü- şünmek ölüdür, tanık olmaksa canlıdır. Çyleyse bir sonraki ayrım... İlk olarak, düşünmek bir şey yapmaktır. Tanık olmak pasiftir, yapmamaktır, saf oluştur. Düşünmek her zaman geç- miştir, ölüdür, artık yoktur, göçüp gitmiştir. Tanık olmak her zaman şimdiki andır, olandır. Bu durumda eğer düşünmeye devam edersen tanık olmanın ne olduğunu asla bilemezsin. Düşünceyi durdurmak, sonlandırmak tanık olmayı başlatır. Düşüncenin durması tanık olmak- tır. O zaman ne yapmalı? Çünkü düşünmek bizimle birlikte olan çok eski bir alışkanlıktır. Tıpkı bir robot gibi, mekanik bir şey haline geldi. Sen düşünmüyorsun; artık senin kararın değil, mekanik bir alışkanlık; başka bir şey yapamazsın. Çiçeğin geldiği an düşünme başlamıştır. Sözsüz deneyimlerin yok; yalnızca küçük çocukların var. Sözsüz deneyim gerçek deneyim- dir. Söze dökmek deneyimden kaçmaktır. "Çiçek güzel," dediğimde çiçeği kaybettim. Artık benim ilgilendiğim çiçek değil, zihnim. Artık zihnimdeki, çiçeğin kendisi değil, görüntüsüdür. Artık çiçeğin kendisi zihindeki bir resim, bir düşüncedir ve şimdi geçmiş deneyimlerimle kıyaslayıp yargılayabilirim. Ama artık çiçek orada değildir. Sözcüğe döktüğünde deneyime kapalısın. Sözcükler olmadan farkında olduğunda açıksın, savunmasızsın. Tanık olmak deneyime sürekli açık olmadır, kapanma yoktur. Ne yapmalı? Düşünme denen şu mekanik alışkanlık bir yerden kırılmak zorunda. Çyleyse her ne yapıyorsan yap sözsüz bir biçimde yapmaya çalış. Zordur, çetindir ve başlangıçta kesinlikle imkansızmış gibi gelir ama değildir. İmkansız değildir; zordur. Sokakta yürü- yorsun, sözsüz yürü. Sadece yürü, sadece bir iki saniye bile olsa bambaşka bir dünyanın kapısı aralanacak; sözsüz bir dünya, insanın kendi içinde yarattığı zihnin dünyası değil, gerçek dünya. Yemek yiyorsun; sözsüz ye. Birisi Bokoju'ya sordu - Bokoju yüce bir Zen ustasıydı - "Senin yolun, senin yöntemin nedir?" Bokoju dedi ki: "Benim yöntemim çok basit: Karnım acıktığında yerim, uykum geldiğinde uyurum; hepsi bu." Adam allak bullak oldu. "Ne diyorsun? Ben de yemek yerim ve uyurum ve herkes aynı şeyi yapıyor. Bunda kendi yolun olarak adlandırılacak ne var?" diye sordu. Bokoju: "Sen yemek yerken pek çok şey yapıyorsun, sadece yemiyorsun. Ve sen uyurken, uyumak dışında her şeyi yapıyorsun. Ama ben yerken, sadece yiyorum; uyurken sadece uyuyorum. Her eylem tamdır." Eğer sözsüz olursan her eylem bütündür. O halde zihninde sözel bir ifade olmadan, zihninde düşünceler olmadan yemeyi dene ve o zaman yemek bir meditasyona dönüşür, çünkü söz- süzsen bir tanık olacaksın. Eğer sözelsen bir düşünür olacaksın. Eğer sözsüz olursan, o konuda bir şey yapamazsın; otomatikman bir tanık olacaksın. O halde ne olursa olsun sözsüz bir şekilde yapmaya çalış; yürü, ye, duş al ya da sessizce otur. O zaman sadece otur; oturuş ol. Düşünme. O zaman sadece oturmak bile bir meditasyon olur; sadece yürümek de bir meditasyon olur. Birisi Bokoju'dan talepte bulundu: "Bana bazı meditasyon teknikleri ver." Bokoju dedi ki: "Sana bir teknik verebilirim ama meditasyon yapamayacaksın, çünkü bir tekniği sözelleştiren bir zihinle yapabilirsin." Parmakların bir tespihte gezinebilir ama sen düşünmeye devam edersin. Parmakların hiç düşünce olmadan sadece tespihte gezinirse, o zaman o bir meditasyon haline gelir. O zaman gerçekten hiç tekniğe ihtiyaç yoktur. Yaşamın tümü bir tekniktir. Bokoju bu yüzden dedi ki: "Benimle kalıp beni izlersen daha iyi olur. Bir yöntem isteme, sadece beni izle ve anlayacaksın." Zavallı adam yedi gün boyunca izledi. Kafası daha da karışmaya başladı. Yedi gün sonra dedi ki: "Geldiğimde kafam daha az karışıktı. Artık kafam daha karışık. Seni yedi gün bo- yunca sürekli izledim; izlenecek ne var ki?" Bokoju: "O zaman izlememişsin. Yürüdüğümde, gördün mü, sadece yürüyorum? Sabahleyin bana çay getirdiğinde, izledin mi? Sadece çayı alıp içiyorum, yalnızca çayı içiyorum. İzledin mi? İzlediysen, Bokoju'nun artık var olmadığını hissetmiş olmalısın." Bu, zor fark edilir bir nokta; çünkü eğer düşünen oradaysa ego vardır. O zaman Bokoju ya da başka birisisindir. Ama şayet sözelleştirme olmadan, düşünce olmadan sadece eylem varsa, o zaman ego yoktur. O yüzden Bokoju der ki: "Gerçekten izledin mi? Orada Bokoju yoktu; yalnızca çay içmek, bahçede dolaşmak, toprağı kazmak vardı." Buda bunun yüzünden ruh yoktur der. Çünkü izlemedin, bir ruhun olduğunu düşünmeye devam ediyorsun. Sen yoksun! Bir tanıksan, o zaman sen yoksun. ‘Ben' kendisini düşün- celer aracılığıyla şekillendirir. Bir şey daha: Biriktirilmiş düşünceler, bir araya toplanmış anılar ego duygusu yaratır, ‘sen' değil. Bu deneyi bir yap: Bütün geçmişini kes, kendinden uzaklaştır; hiç anı yok. Anne babanın kim olduğunu bilmiyorsun, kime, hangi ülkeye, hangi dine, hangi ırka ait olduğunu bilmi- yorsun. Nerede eğitildiğini, eğitilip eğitilmediğini bilmiyorsun. Sadece tüm geçmişi kes ve kim olduğunu anımsa. Kim olduğunu hatırlayamazsın! Açıktır ki sen varsın. Sen varsın ama sen kimsin? Tam bu anda bir ‘ben' duygusu gelemez. Ego sadece biriktirilmiş geçmiştir. Ego senin sıkıştırılmış, kristalize edilmiş düşüncendir. Bu yüzden Bokoju: "Beni izlediysen, ben yoktum. Çay içme vardı ama bir içen yoktu. Bahçede yürümek vardı ama bir yürüyen yoktu. Eylem oradaydı ama eylemci yoktu," diyor. Tanık olmada bir ‘ben' duygusu yoktur; düşünmedeyse vardır. Sözde düşünürlerin, çok derinden egolarında kökleşmişlerse bu bir rastlantı değildir. Sanatçılar, düşünürler, felsefe- ciler, edebiyatçılar; şayet onlar çok egoistlerse bu sadece bir rastlantı değildir. Ne kadar çok düşünceye sahipsen, o kadar büyük bir egon vardır. Tanık olmada ego yoktur, ama bu sadece sen dili aşarsan mümkündür. Dil engeldir. Dile başkalarıyla iletişim kurmak için gereksinim duyulur; kişinin kendisiyle iletişim kurması için ona ihtiyaç yoktur. O çok kullanışlı bir araçtır; hatta en kullanışlı olan araçtır. İnsan sadece dil sayesinde bir toplum, bir dünya yaratabildi. Ama dil yüzünden insan kendisini unuttu. Dil bizim dünyamızdır. Bir an için bile dil unutulacak olsa, geriye ne kalır? Kültür, toplum, Hinduizm, Hıristiyanlık, komünizm; ne kalır? Hiçbir şey kalmaz. Varoluştan yalnızca dil alı- nacak olsa, kültürüyle, medeniyetiyle, diniyle, felsefesiyle tüm insanlık ortadan kalkar. Dil başkalarıyla iletişim kurmaktır; o yegane iletişimdir. Kullanışlıdır ama tehlikelidir ve ne zaman bir araç çok kullanışlı olsa, aynı oranda da tehlikelidir. Bundaki tehlike şudur; zihin ne kadar dilin içine doğru yönelirse merkezden o kadar uzağa gider. O halde, kişinin dilin içine girmek ve aynı zamanda dili terk etmek, dilin dışına çıkmak konusunda çok ince bir dengeye ve ustalığa sahip olması gerekir. Tanık olmak dilin, sözelleştirmenin, zihnin dışına çıkmaktır. Tanık olmak bir zihinsizlik, düşünmeme halidir. Bunu dene! Bu çok uzun sürecek bir çaba ve hiçbir şey öngörülemez ama dene ve çaba sana dilin ansızın kaybolduğu anlar sunacak. Ve o zaman yeni boyutlar açılır. Başka bir dünyanın; eşzamanlılığın dünyasının, şimdi ve buranın dünyasının, zihinsizliğin dünyasının, gerçekliğin dünyasının farkına varırsın. Dil buharlaşmak zorunda. Çyleyse sıradan eylemleri, bedensel hareketleri dili kullanmadan yapmayı dene. Buda bu tekniği nefesi izlemek için kullandı. Müritlerine hep, "Nefesinizi izlemeye devam edin. Hiçbir şey yapmayın; sadece nefesin içeri geldiğini, nefesin dışarı gittiğini izleyin," derdi. Böyle... Söylenmemeli, hissedilmeli; nefes sözler olmadan içeri geliyor. Nefesin içeri girdiğini hisset, nefesle birlikte hareket et, bırak bilincin nefesle birlikte derine insin. Sonra bırak dışarı yönelsin. Nefesinle birlikte hareket etmeye devam et. Tetikte ol! Buda'nın şöyle dediği söylenir: "Tek bir nefesi dahi kaçırmayın. Fizyolojik olarak tek bir nefesi dahi kaçırırsanız ölürsünüz ve farkındalıkta tek bir nefesi kaçırırsanız, merkezi kaçırmış olacaksınız, içerde ölü olacaksınız." Ayrıca Buda der ki: "Nefes bedenin yaşaması için hayatidir ve nefesin farkındalığı da ruhsal merkezinizin yaşamı için hayatidir." Nefes al, farkında ol. Ve eğer nefesinin farkında olmaya çalışıyorsan düşünemezsin çünkü zihin iki şeyi, düşünmeyi ve tanık olmayı aynı anda yapamaz. Tanık olma olgusunun kendisi düşünmekle kesinlikle taban tabana zıttır. O yüzden ikisini aynı anda yapamazsın. Tıpkı aynı anda hem canlı hem ölü olamayacağın, uyanık ve uykuda olamayacağın gibi, hem düşü- nüyor hem de tanık oluyor olamazsın. Herhangi bir şeye tanık ol ve düşünmek duracaktır. Düşünme içeri girer ve tanık olma kaybolur. Tanık olmak, içinde hiçbir eylem olmayan pasif bir farkındalıktır. Farkındalığın kendisi bir eylem değildir. Bir gün Nasrettin Hoca çok endişeliydi, kara kara düşünüyordu. Yüzüne bakan herkes onun, düşüncelerinin içinde bir yerlerde kaybolmuş, çok gergin, ıstırap içerisinde olduğunu hisse- debilirdi. Karısı alarma geçti. Sordu: "Ne yapıyorsun Nasrettin? Ne düşünüyorsun? Sorun nedir, neden bu kadar endişelisin?" Hoca gözlerini açtı ve dedi ki: "Bu nihai olan problem. Kişinin, öldüğünü nasıl anladığını düşünüyorum. Kişi ölü olduğunu nasıl bilir? Çlecek olursam öldüğümü nasıl anlayacağım? Çünkü ölümü henüz bilmiyorum. Tanımak bir şeyi önceden bilmek demektir." "Sana bakıyorum ve senin A ya da B ya da C olup olmadığını tanıyorum çünkü senin kim olduğunu biliyorum. Çlümü ise bilmiyorum. Ve ne zaman gelir, onu nasıl tanıyacağım? Problem bu ve ben çok endişeliyim. Ve ölü olduğum zaman başka kimseye soramam, yani bu kapı da kapalı. Hiçbir kutsal metne de danışamam, hiçbir öğretmenin bir yararı doku- namaz." Karısı kahkahayı basıp, "Boşuna endişeleniyorsun. Çlüm geldiğinde kişi ansızın bilir. Çlüm sana geldiğinde bileceksin çünkü soğuk, buz gibi soğuk olacaksın," dedi. Hoca rahatlamıştı; belli bir işaret, anahtar elindeydi. Bir-iki ay sonra ormanda odun kesiyordu. Bir kış akşamıydı ve her şey soğuktu. Aniden anımsadı ve ellerini hissetti; elleri soğuktu. "Tamam! şimdi ölüm geliyor ve ben evden çok uzaktayım, kimseye haber bile veremem. şimdi ne yapmalıyım? Karıma sormayı unuttum. Bana kişinin nasıl hissedeceğini söylemişti ama ölüm geldiğinde ne yapılması gerekir? şimdi burada kimse yok ve her şey giderek soğuyor!" dedi. Sonra anımsadı. Pek çok ölü insan görmüştü, o da "Yere yatmak iyi olur," diye düşündü. Bu, tüm ölü insanların yaptığı tek şeydi ve o da yere yattı. Elbette daha da soğuk hale gelir, daha çok üşür; ölüm üzerindedir. Eşeği yanındaki ağacın altında dinleniyordu. İki kurt Hoca'nın öldüğünü zannedip eşeğe saldırırlar. Hoca gözlerini açar ve, "Çlü insanlar hiçbir şey yapamazlar. Canlı olmuş olsaydım siz kurtlar eşeğime karşı bu kadar küstahça davrana- mazdınız. Ama artık hiçbir şey yapamam. Çlülerin bir şey yapabildiği hiç duyulmuş şey değildir. Sadece tanık olabilirim," diye düşünür. Eğer geçmişin için ölü, tamamen ölü hale gelirsen, o zaman sadece tanık olabilirsin. Başka ne yapabilirsin? Tanık olmak, geçmişin için; anılar, düşünceler, her şey için ölmek demektir. O zaman şimdiki zamanda ne yapabilirsin? Sadece tanıklık. Hiçbir yargılama mümkün olmaz; yargı sadece geçmiş deneyimler karşısında mümkündür. Hiçbir değerlendirme müm- kün olmaz; değerlendirme sadece geçmiş değerlendirmeler karşısında mümkündür. Hiçbir düşünce mümkün olmaz; düşünce sadece geçmiş varsa, şimdiki ana getirilmişse mümkün- dür. Çyleyse ne yapabilirsin? Tanık olabilirsin. Eski Sanskrit edebiyatında öğretmen ölü olarak tanımlanır; [i]acharya mrityuh.[/i] Kahta Upani- shad'da, Nachiketa ölüm tanrısı Yama'ya öğretim görmesi için gönderilir. Ve ölüm tanrısı Yama, Nachiketa'yı cezp etmek için pek çok şey sunar; "Krallığı al, tüm zenginlikleri, çok sayıda atı, çok sayıda fili al; şunu al, bunu al..." Upuzun bir liste. Nachiketa der ki; "Buraya ölümün ne olduğunu öğrenmeye geldim çünkü ölümün ne olduğunu bilmediğim sürece hayatın ne olduğunu bilemem." O yüzden eski zamanlarda bir öğretmen, müridinin ölümü olabilecek bir kişi olarak bilinirdi; ölüp yeniden doğabilmene yardımcı olan kişi. Nicodemus İsa'ya sordu: "Tanrı'nın krallığına nasıl ulaşabilirim?" İsa dedi ki: "Çnce ölmezsen hiçbir yere ulaşamazsın. Yeniden doğmadıkça hiçbir yere ulaşamazsın." Ve bu yeniden doğuş bir olay değildir, devamlı bir süreçtir. Kişi her an yeniden doğmalıdır. Bu, bir kez yeniden doğdun ve artık her şey tamam ve bitti demek değil. Yaşam sürekli bir doğumdur ve ölüm de süreklidir. Bir kez ölmelisin çünkü hiç yaşamadın ki. Eğer yaşıyorsan, o zaman her an ölmelisin. Her ne olursa olsun, bir cennet ya da bir cehennem, geçmişine her an öl. Ne olursa olsun ona öl ve anın içine taze ve genç olarak yeniden doğ. şimdi tanık ol. Ve eğer tazeysen sadece şimdi tanık olabilirsin. [img align=left]http://www.oshoturk.com/uploads/img462c8d635f8a8.gif[/img] [b]FARKINDALIK Ganj Kitap[/b]
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • Facebook
  • Linkarena
  • Newsvine
  • reddit
  • StumbleUpon
  • Yahoo! Bookmarks

Giriş



Как вести машину в тумане?, Autobike. Что это за зверь?, ВАЗ «Ларгус». Почему новый ВАЗовский автомобиль назван «Щедрый»?
Shkola Dom Ucheba Matematika Kultura Iskusstvo Flyudi otnosheniya