30 Mayıs 2017, Salı
Önemli Haber

Osho’nun Aydınlanması

Artık neden hiçbir şey olmadığını anlıyorum. Çabanın kendisi engeldi. Merdivenin kendisi önlüyordu, arama dürtüsünün kendisi maniydi. İnsan aramadan ulaşabileceğinden değil – arayış gereklidir – ama sonra arayıştan vazgeçilmesi gereken bir nokta gelir. Irmağı geçmek için tekne gereklidir ama sonra bir an gelir; tekneden inmeli, onu tamamen unutmalı, arkada bırakmalısın. Çaba gereklidir, çaba olmadan hiçbir şey mümkün değildir. Ve yalnızca çabayla da hiçbir şey mümkün değildir. 21 Mart 1953’ten hemen önce, yedi gün önce, kendim üzerinde çalışmayı bıraktım. Bir an gelir, çabanın tüm boşunalığını görürsün. Elinden gelen her şeyi yapmışsındır ve hiçbir şey olmamıştır. Bir insanın elinden gelen her şeyi yapmışsındır. Başka ne yapabilirsin ki? Derin bir çaresizlik içinde tüm arayışı bırakırsın. Ve arayış bırakıldığı gün, benim bir şey aramadığım gün, hiçbir şeyin olmasını beklemediğim gün, olmaya başladı. Yeni bir enerji yükseldi – hiç yoktan. Hiçbir kaynaktan gelmiyordu. Hiçbir yerden gelmiyordu ve her yerden geliyordu. Ağaçlarda, taşlarda, gökyüzünde, güneşte ve havadaydı – her yerdeydi. O kadar hırsla arıyordum ve çok uzak olduğunu düşünüyordum – ve o kadar yakındaydı! Gözler uzaklara, ufka odaklanmıştı ve yakında olanı görme yeteneğini kaybetmişti.

Çabanın bittiği gün, ben de bittim – çünkü çaba olmadan var olamazsın, arzu olmadan varolamazsın, gayret olmadan var olamazsın. Ego olgusu, benlik olgusu bir şey değildir – bir süreçtir. Orada, içinde oturan bir madde değildir; her an onu yaratmalısın. Bisiklet sürmek gibidir; pedal basarsan gider, pedal basmazsan durur. Momentum yüzünden biraz daha ilerleyebilir ama pedal basmayı bıraktığın an bisiklet aslında durmaya başlar. Artık enerjisi yoktur, hiçbir yere gidecek gücü yoktur. Düşüp yıkılacaktır. Ego vardır çünkü biz arzuya pedal basmaya devam ederiz, çünkü bir şey elde etmek için gayret göstermeye devam ederiz, çünkü kendimizin ilerisine sıçrayıp dururuz. Ego olgusu budur işte – kendinin ilerisine sıçramak, geleceğe sıçramak, yarına sıçramak. Var olmayana sıçramak egoyu yaratır. Var olmayandan kaynaklandığı için bir serap gibidir. Yalnızca arzudan oluşur, başka bir şeyden değil. Yalnızca susuzluktan oluşur, başka bir şeyden değil. Ego, ‘şimdi’de değildir, gelecektedir. Eğer gelecekteysen, ego çok gerçek görünür. şimdideysen, ego bir seraptır; yok olmaya başlar. Ben aramayı bıraktığım gün… Aslında aramayı bıraktığımı söylemek doğru değil; arayış durduğu gün demek daha iyi. Tekrarlayayım: Arayış durduğu gün demek daha iyi.

Çünkü onu ben durdurursam, o zaman “ben” yine oradayımdır. şimdi durdurma benim çabam olur, şimdi durdurma benim arzum olur ve arzu göze çarpmayacak şekilde var olmaya devam eder. Arzuyu durduramazsın, onu ancak anlayabilirsin. Anlayışın kendisinde onu durdurma vardır. Unutma, kimse arzulamayı durduramaz – ve gerçeklik ancak arzu durduğunda olur. İşte ikilem bu. Ne yapmalı? Arzu orada ve budalar arzunun durdurulması gerektiğini söyleyip duruyor ve bir sonraki nefeslerinde arzuyu durduramayacağını söylüyorlar. O zaman ne yapmalı? İnsanları ikileme sokuyorsun. Kesinlikle arzu içindesin. Durdurulması gerektiğini söylüyorsun – tamam. Ve sonra durdurulamayacağını söylüyorsun. O zaman ne yapmalı? Arzu anlaşılmalıdır. Onu anlayabilirsin, onun boşunalığını görebilirsin. Doğrudan bir algılama gereklidir, acil kavrayış gereklidir. Arzulamanın durduğu gün, kendimi çok ümitsiz, çok çaresiz hissettim. Umut yok çünkü gelecek yok. Umut edecek hiçbir şey yok çünkü tüm umutlar boşunadır, hiçbir yere gitmez. Döngüler çizersin. Çnünde asılı durur, yeni seraplar yaratmaya, seni çağırmaya devam eder, “Hadi, hızlı koş, ulaşacaksın.” Ama ne kadar hızlı koşarsan koş, asla ulaşamazsın. Dünyanın çevresinde gördüğün ufuk gibidir. Görünür ama orada değildir. Ona doğru gidersen, senden kaçmaya devam eder. Ne kadar hızlı koşarsan, o kadar hızlı uzaklaşır. Ne kadar yavaşlarsan, o kadar yavaş uzaklaşır. Ama bir şey kesindir – seninle ufuk arasındaki mesafe kesinlikle aynı kalır.

Ufukla arandaki mesafeyi tek santim azaltamazsın. Umudunla arandaki mesafeyi azaltabilirsin. Umut ufuktur. Ufka, umuda, tasarladığın arzuya köprü olmaya çalışırsın. Arzu bir köprüdür – hayali bir köprü çünkü aslında ufuk yoktur. Bu yüzden ona bir köprü yapamazsın, yalnızca bir köprü hayal edebilirsin. Var olmayan ile birleşemezsin. Arzunun durduğu gün, ona baktığım ve boşuna olduğunu fark ettiğim gün, çaresiz ve umutsuzdum. Ama işte o anda bir şey olmaya başladı. Pek çok yaşam boyunca uğruna çabaladığım ve olmayan şey olmaya başladı. Tek umut umutsuzluğunun içindedir, tek tatmin arzusuzluğunun içindedir ve muazzam çaresizliğinin içinde aniden tüm varoluş sana yardım etmeye başlar. Varoluş beklemektedir. Kendi başına çalıştığını gördüğü zaman işe karışmaz. Bekler. Sonsuza dek bekleyebilir çünkü varoluşun acelesi yoktur. O sonsuzluktur. Artık yalnız olmadığın an – bıraktığın, yok olduğun an – tüm varoluş sana akar, içine girer. Ve ilk defa bir şeyler olmaya başlar. Yedi gün çok umutsuz, çaresiz bir durumda yaşadım ama aynı zamanda bir şey yükseliyordu. “Umutsuz” dediğim zaman bu sözcükle senin kastettiğini kastetmiyorum. Yalnızca içimde umut olmadığını kastediyorum. Umut yoktu. Ümitsiz ve hüzünlü olduğumu söylemiyorum. Aslında mutluydum; çok durgun, sakin, aklı başında ve odaklanmıştım. Umutsuz ama çok yeni bir anlamda. Umut yoktu, bu yüzden nasıl umutsuzluk olabilirdi? İkisi de yok olmuştu. Umutsuzluk, mutlak ve eksiksizdi. Umut yok olmuştu ve yanında, sureti olan umutsuzluk da yok olmuştu. Bu tamamen yeni bir deneyimdi – umut olmaması. Bu, olumsuz bir durum değildi. Sözcükleri kullanmak zorundayım ama bu, olumsuz bir durum değildi. Kesinlikle olumluydu. Yalnızca yokluk değildi, bir varlık hissediliyordu.

Bir şey içimde taşıyor, içimi kaplıyordu. Ve çaresiz dediğim zaman sözcüğün sözlük anlamını kastetmiyorum. Yalnızca özgecil olduğumu söylüyorum. Çaresiz dediğim zaman bunu kastediyorum. Olmadığım gerçeğini fark etmiştim – bu yüzden kendime güvenemiyorum, bu yüzden kendi konumumu savunamıyorum. Altımda zemin yoktu, bir uçurumdaydım… Dipsiz bir uçurumda. Ama korku yoktu çünkü koruyacak bir şey yoktu. Korku yoktu çünkü korkacak kimse yoktu. O yedi gün muazzam bir dönüşüm oldu, eksiksiz bir dönüşüm. Ve son gün tamamen yeni bir enerjinin, yeni bir ışığın ve yeni bir sevincin varlığı öyle yoğunlaştı ki, neredeyse dayanılmazdı – sanki patlıyordum, sanki mutlulukla deliriyordum. Batı’da genç nesil bunun için doğru ifadeyi bulmuş – mutluluktan sersemlemiştim. Bundan, olan bitenden anlam çıkarmak imkansızdı. Bu, saçma bir dünyaydı – anlamak güçtü, kategorilerle idare etmek güçtü; sözcükler, dil, açıklamalar kullanmak güçtü. Tüm yazmalar ölü görünüyordu ve bu deneyim için kullanılan tüm sözcükler solgun, kansız geliyordu. Bu çok canlıydı. Bir mutluluk dalgası gibiydi. Tüm gün tuhaf, sersemleticiydi ve yıkıcı bir deneyimdi. Geçmiş bana hiç ait olmamış gibi, onu bir yerlerde okumuşum gibi yok oluyordu. Sanki onu hayal etmişim gibi, sanki işittiğim, bir başkasının hikayesi gibi. Geçmişimden uzaklaşıyordum, tarihimden kopuyordum.

Otobiyografimi kaybediyordum. Bir benliksizlik, Buda’nın anatta dediği şey oluyordum. Sınırlar yok oluyordu, ayrımlar yok oluyordu. Zihin yok oluyordu; milyonlarca kilometre ötedeydi. Ona tutunmak güçtü, uzaklaşıyor, uzaklaşıyordu ve onu yakında tutmak için bir dürtü yoktu.

Ona karşı kayıtsızdım. Sorun yoktu. Geçmiş ile sürekliliğin olması için dürtü yoktu. Akşam geldiğinde tahammül etmesi çok güçleşmişti – canımı yakıyordu, acı vericiydi. Bir kadının doğum sancıları çekmesi gibiydi. Çocuk doğacaktır ve kadın muazzam acılar çeker – doğum sancıları. O günlerde geceleyin on iki, bir gibi yatardım ama o gün uyanık kalmak imkansızdı. Gözlerim kapanıyordu, onları açık tutmak güçtü. Bir şey yaklaşıyordu, bir şey olacaktı. Ne olduğunu bilmek güçtü – belki ölümüm olacaktı – ama korku yoktu. Buna hazırdım. O yedi gün o kadar güzel olmuştu ki, ölmeye hazırdım; başka hiçbir şeye gerek yoktu. O kadar muazzam bir mutlulukla geçmişlerdi ki, o kadar tatmin doluydum ki, eğer gelen ölümse, hoş gelmişti. Ama bir şey olacaktı – ölüm gibi bir şey, şiddetli bir şey; ya bir ölüm ya yeni bir doğum olacak, bir çarmıha germe ya da diriliş olacak bir şey – muazzam önemi olan bir şey, köşeyi dönünce beni bekliyordu. Ve gözlerimi açık tutmak imkansızdı, sarhoş olmuştum. Sekiz civarında uyudum. Uyku gibi değildi. Artık uyku ve samad’nin benzer olduğunu söyleyen Patanjali’yi anlayabiliyorum. Tek bir fark vardı samadhi’de tamamen uyanındır ve aynı zamanda uykudasındır – hem uykuda, hem uyanık. Tüm beden gevşemiştir, bedenin her hücresi tamamen gevşemiştir, hepsi gevşek bir halde işlev gösterir ama içinde bir farkındalık ışığı yanar … berrak, dumansız. Tetikte ama gevşek kalırsın, gevşek ama tamamen uyanık. Beden olası en derin uykudadır ve bilincin zirvesindedir. Bilinçliliğin zirvesi ile bedenin vadisi buluşur. Uykuya daldım. Çok tuhaf bir uykuydu. Beden uyuyordu, ben uyanıktım.

Çok tuhaftı – sanki iki yöne, iki boyuta ayrılmışım gibi; sanki kutuplaşma tamamen odaklanmış gibi, sanki aynı anda her iki kutupmuşum gibi … pozitif ve negatif buluşmuştu, uyku ve uyanıklık buluşmuştu, ölüm ve yaşam buluşmuştu. Yaratıcı ile yaratımın buluştuğu anın bu olduğunu söyleyebilirsin. Tuhaftı. İlk seferinde seni köklerine dek sarsar, temellerini oynatır. O deneyimden sonra bir daha asla aynı olamazsın; yaşamına yeni bir vizyon, yeni bir nitelik getirir. Yaklaşık on ikide gözlerim aniden açıldı – onları ben açmamıştım. Uyku başka bir şeyle bozulmuştu. Odada, çevremde büyük bir varlık hissettim. Çok küçük bir odaydı. Çevremde kalp gibi atan bir yaşam, büyük bir titreşim hissettim – neredeyse kasırga, bir ışık fırtınası, coşku, kendinden geçmişlik gibiydi. İçinde boğuluyordum. O kadar muazzam bir şekilde gerçekti ki, başka her şey gerçekdışı oldu. Odanın duvarları gerçekdışı oldu, ev gerçekdışı oldu, kendi bedenim gerçekdışı oldu. Her şey gerçekdışıydı çünkü artık ilk defa gerçeklik vardı. İşte bu yüzden Buda ve şankara dünyanın maya, bir serap olduğunu, onu anlamamızın güç olduğunu söyler. Çünkü biz yalnızca bu dünyayı biliriz, karşılaştıracak bir şeyimiz yoktur. Bildiğimiz tek gerçeklik budur. Bu insanlar neden bahsediyor – bu maya mı, yanılsama mı? Bu tek gerçekliktir. Gerçekten gerçek olanı tanımadığın sürece, sözleri anlaşılamaz.

Sözcükler teorik kalır, hipotez gibi görünür; belki bu adam bir felsefe ortaya atıyordur – “Dünya gerçekdışıdır.” Batı’da Berkeley dünya gerçekdışı dediği zaman, dostlarından biri olan, çok mantıklı bir adamla yürüyordu; dostu şüpheciydi. Yoldan bir taş aldı ve sertçe Berkeley’in başına vurdu. Berkeley çığlık attı, kan fışkırdı ve şüpheci şöyle dedi, “şimdi, dünya gerçekdışı mı? Dünyanın gerçekdışı olduğunu söylüyorsun, öyle mi? O zaman neden çığlık attın? Bu taş gerçekdışı mı? O zaman neden çığlık attın? O zaman neden bacağını tutuyorsun, neden yüzünde o kadar çok acı ve ıstırap var? Bunların hepsi gerçekdışı!” Bu tür adamlar Buda’nın, dünya bir seraptır, derken ne kastettiğini anlamazlar. O, duvardan geçebileceğini söylemez. Taş yiyebileceğini ve taş yemekle ekmek yemeniz arasında bir fark olmayacağını söylemez. O yalnızca bir gerçeklik olduğunu söyler: Onu bir kez tanıyınca, bu sözde gerçeklik solar, gerçekdışı olur. Gözünün önünde daha yüksek bir gerçeklik varken karşılaştırma olanağı doğar, aksi halde olmaz. Rüyada, rüya gerçektir. Her gece rüya görürsün ve her sabah onun gerçek olmadığını söylersin, ve yine geceleyin rüya gördüğünde, rüya gerçek olur. Rüyada bunun bir rüya olduğunu hatırlamak çok güçtür ama sabahleyin kolaydır. Ne olur? Aynı kişisindir. Rüyada yalnızca tek bir gerçeklik vardır. Nasıl karşılaştırabilirsin? Onun gerçekdışı olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Neyle karşılaştırabilirsin? Tek gerçeklik odur. Her şey, başka her şey kadar gerçekdışıdır, bu yüzden karşılaştırma olanağı yoktur.

Sabahleyin gözlerini açtığında bir başka gerçeklik vardır. Artık rüyanın gerçekdışı olduğunu söyleyebilirsin. Bu gerçeklik ile karşılaştırıldığında, rüya gerçekdışı olur. Bir uyanış vardır – o uyanış gerçekliği ile karşılaştırıldığında, bu gerçekliğin tamamı gerçekdışı olur. O gece ilk defa maya sözcüğünün anlamını kavradım. Sözcüğü daha önce bilmediğimden değil, sözcüğün anlamının farkında olmadığımdan değil. Senin farkında olman gibi, ben de anlamın farkındaydım ama onu daha önce hiç anlamamıştım. Deneyim olmadan nasıl anlayabilirsin? O gece bir başka hakikat kapısını açtı, bir başka boyut ulaşılabilir oldu. Aniden oradaydı, diğer hakikat, ayrı gerçeklik – gerçekten hakiki olan ya da ona ne isim vermek istersen işte o. Tanrı de, gerçek de, dhamma de tao de ya da ne dersen de. O isimsizdir. Ama oradaydı, çok saydam ama dokunulabilse çok katı. O odada beni neredeyse boğuyordu. Çok fazlaydı ve henüz onu soğurma yeteneğim yoktu. İçimde odadan çıkmak, gökyüzünün altında bulunmak için derin bir dürtü yükseldi – beni boğuyordu. Çok fazlaydı! Beni öldürecekti! Birkaç dakika daha kalsaydım beni boğacaktı – öyle geliyordu. Odadan fırladım ve sokağa çıktım. Yıldızlı gökyüzünün altında, ağaçların, toprağın yakınında olmak için büyük bir dürtü vardı… Doğanın yakınında olmak için. Ve dışarı çıkar çıkmaz boğulma duygusu kayboldu.

Öyle büyük bir olgu için çok küçük bir yerdi. Gökyüzü bile o kadar büyük bir olgu için küçük bir yerdir. O, gökyüzünden büyüktür. Gökyüzü bile onun için sınır değildir. Ama o zaman kendimi daha rahat hissettim. En yakın bahçeye doğru yürüdüm. Tamamen yeni bir yürüyüştü, sanki yerçekimi kaybolmuştu. Yürüyordum, ya da koşuyordum, ya da uçuyordum; karar vermek güçtü. Yerçekimi yoktu, ağırlıksız hissediyordum – sanki bir enerji beni götürüyormuş gibi. Başka bir enerjinin ellerindeydim. İlk defa yalnız değildim, ilk defa artık bir birey değildim, ilk defa damla okyanusa düşmüştü. Artık tüm okyanus benimdi, ben okyanustum. Sınırlama yoktu. Her şeyi yapabilirmişim gibi muazzam bir güç yükseldi. Orada değildim, yalnızca güç oradaydı. Her gün gittiğim bahçeye ulaştım. Bahçe kapalıydı, gece için kapanmıştı. Çok geçti, gecenin biri gibi.

Bahçıvanlar derin uykudaydı. Bir hırsız gibi girmek zorundaydım, kapıya tırmanmak zorundaydım. Ama bir şey beni bahçeye çekiyordu. Kendimi önlemek elimde değildi. Süzülüyordum. Tekrar tekrar, “ırmakla süzül, ırmağı zorlama” dediğim zaman kastettiğim bu işte. Gevşemiştim, salıvermiştim. Orada değildim, orada o vardı, Tanrı de ona – Tanrı oradaydı. Ona o demek istiyorum çünkü Tanrı çok insanca bir sözcük ve çok fazla kullanıldığından çok kirlendi, çok insan tarafından kirletildi. Hıristiyanlar, Hindular, Müslümanlar, rahipler, politikacılar – hepsi sözcüğün güzelliğini yozlaştırdılar. Bu yüzden bırak ona o diyeyim.

Oradaydı ve ben sürükleniyordum … bir dalga tarafından sürükleniyordum. Bahçeye girdiğim an her şey ışıldamaya başladı, her yerdeydi – takdis, kutsanmışlık. İlk defa ağaçları görebiliyordum – yeşilliklerini, yaşamlarını, içlerinden akan özsuyunu. Tüm bahçe uyuyordu, ağaçlar uyuyordu. Ama tüm bahçenin canlı olduğunu görebiliyordum, küçük otlar bile çok güzeldi. Çevreme baktım. Bir ağaç muazzam şekilde parıldıyordu – maulshree ağacı. Beni cezbetti, beni kendine çekti. Onu ben seçmemiştim, Tanrı seçmişti. Ağaca gittim, ağacın altına oturdum. Ben orada otururken her şey yerleşmeye başladı. Tüm evren takdis oldu. O durumda ne kadar oturduğumu söylemek güç. Eve döndüğümde sabahın dördüydü, bu yüzden saat zamanıyla üç saat orada kalmış olmalıyım ama bir sonsuzluktu. Saat zamanı ile bir ilgisi yoktu. Zamansızdı. O üç saat bir sonsuzluk, sonsuz bir sonsuzluk oldu. Zaman yoktu, zamanın geçişi yoktu; bu, bakire gerçeklikti – yozlaşmamış, dokunulamaz, ölçülemez. Ve o gün daha sonra da devam eden bir şey oldu – bir süreklilik olarak değil ama yine de bir alt akıntı olarak devam etti.

Bir kalıcılık olarak değil – her an tekrar tekrar olmakta. Her an bir mucize olmakta. Ve o geceden bu yana bir daha asla bedende olmadım. Onun çevresinde süzülüyorum. Muazzam bir güce sahip oldum ve aynı anda çok kırılgan oldum. Çok güçlü oldum ama o güç Muhammet Ali’nin gücü değil. O güç bir kayanın gücü değil; o güç bir gülün gücü – güçlülüğü içinde onca kırılgan, onca hassas ve narin. Kaya hep orada olacak, çiçek her an gidebilir. Ama yine de çiçek kayadan daha güçlü çünkü daha canlı. Ya da sabah güneşi altında parlayan, bir otun üzerindeki çiy damlasının gücü – onca güzel, onca değerli ama her an kayıp gidebilir. Zarafeti içinde karşılaştırılamaz ama küçük bir esinti gelebilir ve çiy damlası kayıp, sonsuza dek kaybolabilir. Budalar bu dünyadan olmayan bir güce sahiptir. Onların gücü tamamen sevgidendir … bir gül ya da çiy damlası gibi. Onların gücü çok kırılgandır, incinebilirdir. Onların gücü yaşamın gücüdür, ölümün değil. Onların gücü öldüren değildir; onların gücü yaratandır. Onların gücü şiddetten, saldırganlıktan değildir; onların gücü merhamettendir. Ama ben bir daha hiç bedende olmadım, bedenin çevresinde süzülüyorum. Ve işte bu yüzden bunun muazzam bir mucize olageldiğini söylüyorum.

Her an hala burada olmama şaşıyorum, olmamam gerekirdi. Her an gitmiş olmalıydım ama hala buradayım. Her sabah gözlerimi açıyorum ve “Demek hala buradayım,” diyorum. Çünkü neredeyse imkansız geliyor. Mucize süregeliyor.

Geçen gün biri bir soru sordu. “Osho, saç yağlarının ve şampuanların kokusuna karşı o kadar kırılgan, o kadar narin, o kadar duyarlı oldun ki, biz tamamen kelleşene kadar seni göremeyeceğiz.” Bu arada, kel olmakta kötü bir yan yok – kel güzeldir! Siyah nasıl güzelse, kel de öyle güzeldir.

Ama bu doğrudur ve bu konuda dikkatli olman gerekir. Ben kırılgan, narin ve duyarlıyım. Bu benim gücümdür. Bir çiçeğe taş atarsan taşa hiçbir şey olmaz ama çiçek yok olur. Ama yine de taşın çiçekten daha güçlü olduğunu söyleyemezsin. Çiçek yok olur çünkü çiçek canlıdır. Ve taş – ona hiçbir şey olmaz çünkü o ölüdür. Çiçek yok olur çünkü çiçeğin yok etme gücü yoktur. Çiçek yalnızca yok olur ve taş karşısında esner. Taşın yok etme gücü vardır çünkü taş ölüdür.

Unutma, o günden bu yana hiç gerçekten bedende olmadım; beni bedene yalnızca narin bir iplik bağlıyor. Ve ben bir şekilde bütünün beni burada tutması karşısında devamlı şaşırıyorum – çünkü artık kendi gücümle burada değilim, artık kendi isteğimle burada değilim. Beni burada tutan, bu kıyıda biraz daha oyalanmama izin veren bütünün iradesi olmalı. Belki bütün, benim aracılığımla seninle bir şey paylaşmak istiyordur. O günden bu yana dünya gerçekdışı. Bir başka dünya ortaya çıktı. Dünya gerçekdışı dediğimde, bu ağaçların gerçekdışı olduğunu kastetmiyorum. Bu ağaçlar kesinlikle gerçek – ama senin bu ağaçları görme tarzın gerçekdışı. Bu ağaçlar kendi içlerinde gerçekdışı değil – onlar Tanrı’da varlar, mutlak gerçeklikte varlar – ama senin onları görme tarzınla, hiç görmüyorsun. Bir başka şey, bir serap görüyorsun. Çevrende kendi rüyanı yaratıyorsun ve uyanmadığın sürece rüyada yaşamaya devam edeceksin.

Dünya gerçekdışı çünkü senin bildiğin dünya bir rüyalar dünyası. Rüyalar bittiği zaman orada olan dünyayla karşılaşırsın, o zaman gerçek dünya görünür. İki şey yok, Tanrı ve dünya yok. Gözlerin, berrak bakışların varsa, rüyaların tozu yoksa, uykunun sersemliği yoksa, Tanrı dünyadır. Berrak bakışların, açıklık, kuvvetli sezgiler varsa, yalnızca Tanrı var.

O zaman bir yerlerde Tanrı yeşil bir ağaç, bir başka yerde Tanrı parlayan bir yıldız, bir başka yerde Tanrı bir guguk kuşu, bir başka yerde Tanrı bir çiçek, bir başka yerde bir çocuk, bir başka yerde bir ırmak – ve yalnızca Tanrı var. Görmeye başladığın an, yalnızca Tanrı var. Ama şu anda ne görürsen gör, gerçek değil; yalnızca yansıtılan bir yalan. Serabın anlamı budur. Ve bir kez görürsen – bir an için bile olsa, görebilirsen, kendine görme izni verirsen – her yerde engin bir takdis bulacaksın; her yerde, bulutlarda, güneşte, toprakta. Bu çok güzel bir dünya. Ama senin dünyandan bahsetmiyorum, benim dünyamdan bahsediyorum. Senin dünyan çok çirkin, senin dünyan bir ego tarafından yaratılmış dünya, senin dünyan yansıtılmış bir dünya. Sen gerçek dünyayı bir perde olarak kullanıyorsun ve kendi fikirlerini üzerine yansıtıyorsun.

Dünya gerçektir dediğim zaman, dünya muazzam bir güzelliğe sahiptir dediğim zaman, dünya sonsuzluk ile ışıldar, dünya ışık ve sevinçtir, bir kutlamadır dediğim zaman, kendi dünyamı kastediyorum – ya da rüyalarını bir kenara koyarsan senin dünyanı.

Ogece boşaldım ve doldum. Yok oldum ve varoluş oldum. O gece öldüm ve yeniden doğdum. Ama tekrar doğanın ölenle ilgisi yoktur, bu süreksiz bir şeydir. Yüzeyde sürekli görünür ama süreksizdir. Ölen tamamen öldü; ondan geriye hiçbir şey kalmadı. Pek çok başka ölüm tanıdım ama bununla karşılaştırıldığında onlar hiçbir şeydi, onlar kısmi ölümdü. Bazen beden ölüyordu, bazen zihnin bir kısmı ölüyordu, bazen egonun bir kısmı ölüyordu ama kişi söz konusu olduğunda, o kalıyordu. Defalarca yenilendi, defalarca süslendi, orada burada biraz değişti ama kaldı, süreklilik kaldı. O gece ölüm eksiksizdi. Aynı anda ölümle ve Tanrı ile randevuydu.

 

 

Hakkında Osho

Bir de buna bakmaya ne dersiniz?

Kriterin Mutluluk Olsun

Asıl kriter, mutluluktur. Çünkü mutluluk sadece sana bağlıdır. Birçok rakip olduğu için başarısız olabilirsin. Sen sezginle …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir